ÇANKIRI TARİHİNE TANIK: Nevzat AYAZ
Eski Vali, Bakan, Çankırı Milletvekili Nevzat AYAZ ile Mülakat
Röportajı yapan: Figen Yaman ÇOŞAR

Tanık: Nevzat AYAZ
Doğum yeri: (Çankırı, Bayramören köyü)
Doğum tarihi: 1930
Mesleği: Hukukçu
Önemli Görevleri: İstanbul Valiliği, Milli Eğitim ve Savunma Bakanlığı
Çankırı Tarihi’ne 100 Canlı Tanık Projesi için, Nevzat Ayaz Bey ile röportaj yapacağımı öğrendiğimde, internete girip, hakkında bilgi toplamaya çalıştım. Onunla ilgili yazılı her şey, neredeyse şu iki şeyle sınırlıydı:
- Doğum yeri ve tarihiyle başlayıp, yalnızca eğitimi ve mesleki kariyerini özetleyen biyografisi…
- Özellikle İstanbul Valiliği döneminde yaptığı eğitim faaliyetleri ve Milli Eğitim Bakanlığı döneminde ortaya koyduğu eğitim reformları…
Galiba en keyiflisi, ilk konuyu aralamak olacak… Çünkü emniyet teşkilatından gelip, hukuk eğitimi alan, sonrasında valilik ve bakanlık görevlerinde bulunan birinin özel hayatının olması, -hele de hakkında en ufak bir özel bilgi bile bulamamışken - neredeyse bir ütopya gibi görünüyor.
O, dünyada ütopyalara değil, hayallere yer olduğunu anlattı bize. Terk edilmeyen hayallerin, vefa borcunu mutlaka ödediğini, bir gün mutlaka gerçekleştiğini…
İşte, çocukluğu, gençliği, ailesi ve kariyeriyle, Çankırılı Nevzat Ayaz. O Çankırılı olmakla gurur duyan 100 canlı tanıktan biri. Kendi dilinden, kendini ifadeleri…
1930 yılında bugün ilçe olan Bayramören’de doğdum, o zamanlar köydü. Aslında o tarihte Ankara da ikamet ediyoruz. Babam emniyet teşkilatında polis olarak çalışıyor. Annem Ankara’da oturmamıza rağmen doğum yapmak için o zaman annesi ve kayınvalidesinin bulunduğu Bayramören’e geliyor, ters bir durum yani. Dolayısıyla orada doğdum, Bayramören’de.
Nevzat Ayaz’ın çocukluğu babasının görevi nedeniyle, yedi yaşına kadar Ankara’da geçer. Fakat 1937 yılında, annesi ve ablasıyla birlikte Bayramören’e geri dönmek zorunda kalır. Nedeni, babasının meslekte şehit düşmesidir. Bu gelecek yıllarda, onun meslek seçimini de belirleyecektir.
Çok küçüktüm babamı kaybettiğimde. Ankara da birlikte olduğumuz zamanları , hatırlıyorum. Ankara’da valilik binası vardır, oranın altı Emniyet Müdürlüğü idi. Babam Emniyet Müdürlüğü’nde, merkezde çalışıyordu. Annemle Ulus’a doğru giderken, bazen ben içeri girer babamı alırdım. Onun elinden tutup, beraber çıkardık. Güzel hatıralarım var babamla ilgili…
Daha sonra Bayramören’e döndünüz…
İlkokulu Bayramören’de okudum. İlkokulu bitirdikten sonra ortaokulu Ankara’da, bir sene dayımın, sonra da ablamın yanında kalarak bitirdim. Ortaokuldan sonra baba mesleği, polis kolejine girdim lise tahsili için. Her sene, polis kolejini pekiyi dereceyle bitiren üç kişi, mülkiye ve hukuk fakültesine gönderiliyordu. Ben de ondan yararlanarak, emniyet burslusu olarak hukuk fakültesine girdim. 1954 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun oldum. Tabi emniyet teşkilatı adına okuduğum için, hem kolejden hem hukuktan mezun olduğumdan, Emniyet Genel Müdürlüğü’nde komiser muavini olarak göreve başladım. Yedek subaylığımı yaptıktan sonra da yine bu görevime devam ettim. 1959 yılına kadar Ankara Emniyet Müdürlüğü’nde komiserlik, başkomiserlik görevinde çalıştıktan sonra, 1959 yılında Sinop’a Emniyet Müdürü oldum. 1960 , 27 Mayıs İhtilali’ni Sinop ta Emniyet müdürü olarak karşıladım. Aynı yılın eylül ayında, ihtilalden sonra Emniyet Genel Müdürlüğü’ne şube müdürü olarak döndüm. Emniyet Genel Müdürlüğü’nde; şube müdürü ve daire başkanı olarak 75 yılına kadar, -arada on iki onüç ay kadar Balıkesir Emniyet müdürlüğü hariç- görevlendirilmemin dışında, 6 sene Emniyet Genel Müdür Muavini olarak hizmet ettim. Sonra75 yılında Zonguldak a vali olarak gittim. 79 sonunda İstanbul Valisi oldum . 79 dan 88 yılına kadar İstanbul’da valilik yaptım. 88 yılında İzmir valisi oldum. İki seneye yakın çalışıp kendi arzumla emekliliğimi isteyip, İstanbul’a döndüm. Burada bir buçuk sene kadar hukuk büromuz oldu, orada sosyal faaliyetlerimi yürüttüm. 91 Ekiminde Doğruyol Partisi’nden Çankırı Milletvekili adayı oldum ve seçildim. İlk Demirel kabinesinde, Milli Savunma Bakanı oldum. Milli Savunma Bakanlığım 93 sonuna kadar devam etti. Tansu Çiller’in Başbakanlığı döneminde Milli Eğitim Bakanı oldum. İki sene de Milli Eğitim Bakanlığı yaptım. 95’de seçimlere girmedim. Bıraktım politikayı.
Neden mesleğinizin doruk noktasında bıraktınız peki?
İşte o doruk noktada noktayı koymayı uygun gördüm. Bu arada politikanın benim yetişme tarzıma uymayan yönlerinin de etkisi oldu.
Bakanlığınız döneminde Çankırı’ya eğitimle ilgili ciddi hizmetler getirdiniz. Fakat geçenlerde, il milli eğitim meclisi kararıyla bazı okullardan adınızın silindiğini öğrendik, bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Yapmışlar, üzerinde durmadım. Durmaya değmez, birçok okulda adım var benim.
Çankırılılar hemşerilerini sahiplenmek konusunda, biraz vefasız mı yoksa?
Bir şey söylemek istemiyorum, o konunun üzerinde durmadım. O şekilde ilgilenmedim de…
Çankırı Eski Milletvekili Nuri Çelik Yazıcıoğlu, verdiği bir röportajda, bakanlığınız döneminde Bayramören’e yaptığınız yatırımları, ölü yatırım olarak değerlendiriyor, konunun bununla bir ilgisi olabilir mi acaba?
Sadece Bayramören’e değil, tüm ilçelere yatırım yaptık. Hiçbir ilçe diğerinden ayrılmadı. Belki Bayramören küçük olduğu için ilk etapta bu yatırım fazla görüldü, fakat Bayramören en çok ihtiyaç sahibi olan ilçelerden biriydi. Hiçbir şeyi yoktu. Ama tekrar ediyorum, 100’ün üzerinde eğitim yatırımı yapıldı. Başka yatırımlar da var. Bayramören’e yapılan üç tane okul, bunların içinde bir şey ifade etmez aslına. Ama bu insanların kendi değerlendirmesi. Biraz kıskançlıktan da kaynaklanıyor. sözü söyleyen kişi de milletvekilliği yaptı, kendisi ne yapabilmiş?
Sizin, işin patronu olduğunuzu söylüyor…
Yaparsak, yaptık işte. Çankırı’nın ihtiyaçlarını yalnız eğitim olarak değil, sağlık olarak da görmeye çalıştık. Üstelik benim Diyarbakır’da da adımın verildiği okullar var. Bilmem bile çoğunu… Bunlar niye söz olur, niye konuşulur bilmiyorum. Nuri Çelik Yazıcıoğlu bunu neden söylemiş, anlayamadım. Kendisi benim çok da yakın arkadaşım olur.
Röportajında, kendisi de bahsetmiş bundan. “Arkadaşım, dostum” demiş sizin için.
Şimdi bakınız aslında bir şey yapmadı diye insanlara söylenir de, niye yaptı diye söylemek de bizim Çankırı’nın adeti… Yani yapmasanız, yapmadı denir veya sesi çıkmaz kimsenin. Bu da Çankırı’ya ait bir özellik oluyor. Ama bir hizmettir neticede, imkanımız vardı, biz o hizmeti götürdük. Yalnız eğitim değil, onun dışında da… Mesela Çankırı’nın tüm köylerine iki senede otomatik telefon geldi. 92-93 yılında Çankırı’nın tüm köylerine otomatik telefon getirdim. Bugün hala otomatik telefonu olmayan köyler var başka illerde. Mesele Bayramören’e okul yapma meselesi değil, tüm ilçe ve bucaklara yüzlerce okul yapıldı. Baraj projeleri vardı iki tane… Organize sanayi bölgesi faaliyetsiz olarak duruyordu. 0nun altyapısını, üst yapısını tamamladık, faaliyete geçirdik.
Aslında Çankırı’da uzun yıllar yaşamadınız. Kendinizi yine de Çankırılı hissettiniz mi?
Ben ilkokulu bitirip Ankara’ya geldim ama, lise öğrencisiyken Bayramören Kalkınma Derneği’nin -depremde yandı yıkıldı- denetleme kurulu üyesiydim. Üniversitedeyken dernek başkanı olarak, dernek vasıtasıyla Bayramören’in camisini yaptırdım. Yine Kurşunlu Kalkınma Derneği’nin Kurucusu ve Yönetim Kurulu üyesiydim… 57, 58, 59 yıllarında bu derneğin başkanlığını yaptım. Binaenaleyh Çankırı ile ilgimi hiç kesmedim. Bir kere her yıl tatillerde üç dört ay, Çankırı daydım. Çankırı ile ilişiğimi kesmedim ve bütün sosyal ve yardım faaliyetlerinin içinde bulundum, hala da devam ediyorum.
Depremi yaşadınız mı?
Ankara’daydım. Yaşamadım. Ama 51 depreminde, Bayramören’de idim. Yaptırdığımız cami yıkıldı. Bir hafta önce bitmişti. Ertesi sene bir tane daha yaptırdık o da önemli bir hatıradır.
O zaman çocukluğunuzun Bayramören’i ile ilgili bize anlatacağınız çok şey olmalı.
Şimdi, bizim Bayramören 1943 yılına kadar Safranbolu tipi evlerden oluşuyor idi. Çok güzeldi ama, maalesef 43 yılında deprem oldu ve sonrasında yangın çıktı. Bayramören in üçte ikisi yandı . 44 senesinde bir deprem daha oldu, kalan üçte biri, ayakta kalan evleri de yıkıldı. Bayramören’de hiç eski eser kalmadı. Ama ondan evvel, hakikaten çok güzeldi. Bizim evimiz de öyleydi. 45 yılında yeniden evler yapıldı. Biz de yaptırdık. Şimdi gidip görürseniz Bayramören’de Nevzat Ayaz’ın evini, hemen çarşıdadır, eski evlere benzer. Ama o eski evlerin büyüklüğünde değil. Bizim Bayramören’de Safronbolu’da yetişmiş ustalar, marangozlar vardı. İki, üç tane... Evleri kısmen eskiye benzeterek, binalara o havayı vermeye gayret ettiler. Benim evimi o ustalar yaptı.
Ya diğer evler?
Tabi o depremi müteakip, herkesin imkanları ölçüsünde, zor ve dar imkanlar ölçüsünde yapıldı yeni evler. Çünkü Bayramören yandı yıkıldı, herkes mağdur. O zaman bir plan proje içinde yapılamadı. Evler birbirinin üzerinde yapıldı, bir evin yerine üç ev yapıldı. Pek arzu edilen bir Bayramören doğmadı.
Evinizdeki yaşantınız nasıldı peki?
Benim ailem görmüş geçirmiş bir aile. Annem evlenip, Ankara’ya gitmiş, orada yaşadı. Yetişme tarzı itibariyle tam bir İstanbul hanımefendisiydi annem. Yemekleriyle vesaire, her türlü haliyle bir şehir yaşantısı içinde yetiştik. Pek fazla köy tipi bir yaşantı yoktu evimizin içinde. Ama esasen Bayramören görgülü bir yer. Özellikle İstanbul ile çok eski yıllardan beri irtibatı olan bir yer. O nedenle Bayramören’in insanları daha değişik yaradılışta, tipte… Hanımları işlerini alışılmışın dışında, gayet güzel yapan hanımlar… Yaşam tarzları daha bir değişik bir yaşamdı. Bu da Bayramören’in İstanbul ile irtibatından kaynaklanıyordu.
Mesela bizim ailenin, anne ve baba tarafından 30- 40 tane kapalı çarşı tarafında hisseli dükkanları ve han odaları vardı. Dedelerimiz İstanbul’a gelmiş, gayrimenkul almış. Ticari gayrimenkul, ev almıyorlar… Yani böyle bir irtibat var. Katır sırtında at sırtında gidip para kazanmış gayrimenkul almışlar. Çok hisseli olduğu için, bu yerlerin çoğu vakıflara geçti. Bir kısmı da istimlake uğradı.
Peki o dönemin yemekleri arasından, en beğendikleriniz hangileri?
Ben daha çok tatlı olarak yumurta tatlısını severdim. Revaniye benzer. Çankırı’da güzel yapılır. Annem özellikle güzel yapardı. Onu çok severdim. Okul tatillerinde özel olarak yapardı annem, çok güzel yemek yapardı. Su böreği mesela, annemin eli çok yatkındı. Ben Zonguldak valisi olana kadar sağdı annem. Yemeklerini yedik. Bayramören’in gözlemeleri, börekleri vardır. Bizim Bayramören’de ceviz çoktur, çevizli börekleri ve gözlemeleri güzeldir.
Bayramören’in bu güzelliklerinin, gelecek yaşantınızda, evlilik kararınıza etkisi oldu mu?
Eşimle anne tarafından akrabayız, kayınvalidem annemle kardeş çocuğu. Kayınpeder Karamürsel Ereğlili. Ama eşim de tam bir Bayramörenlidir. Çok sever. Bu yakınlıktan kaynaklanan bir evlilik oldu. Aile tanışık. Yabancıyla evlenmedim. Çankırılı ile evlendim. İstanbul’da ikamet ediyorlardı , gelip gittikçe onlarda kalırdım, dolayısıyla böyle bir yakınlık var.
Bizim sözlü bir edebiyat geleneğimiz var. Her köyün, her mahallenin bir hikaye anlatıcısı vardır, sizin çocukluğunuzda da böyle birileri var mıydı?
Vardı muhakkak ama benim çocukluğumda, annemin halasının eşi vardı. Babası İstanbul da ticaretle uğraşıyordu, oğlunu Galatasaray da okutmuş. Fransızca öğretmeni. Çeşitli illerde Kastamonu’da, Yozgat’ da maarif müdürlüğü var. Ankara Erkek Lisesi Müdürlüğü yapmış. Öylesine yetişkin, Galatasaray mezunu. Düşünün, annemin halasının eşi. Bizim çocukluğumuz bunların yanında geçti. Ahmet Raşit Yücel… Evinde büyük kütüphanesi vardı. Fransızca kitaplar… İlk radyo onların evinde, 1937 – 38 yılında.
Herkes akşam oldu mu, evin önünde kuyruk olurdu. Harp yıllarıydı, akümülatörle çalışırdı radyo. Yani öylesine bir ortam içerisinde, Galatasaray mezunu maarif müdülüğü, Fransızca öğretmenliği yapmış bir kişinin gölgesinde yetiştik. Benim ondan aldığım çok şeyler var, benimle özel olarak ilgilenirdi. Dolayısıyla biz de onun hal, hareket ve tavırlarından esinleniyor, etkileniyorduk. Bunlar bir köyde oluyor… Etrafta bu tür iyi örnekler vardı o beş yıllık eğitim sırasında.
Çocukluğunuz, harp ve yokluk yıllarında geçti…
37 de Bayramören’e geldik. 41, 42 yılları harp devam ediyordu . 1942 de Ankara’ya geldiğimde karne döneminde, öyle sıkıntılı dönemde ortaokulda okudum. Almanların hudutlara geldiğinde… Türkiye genelinde karartmaların olduğu dönemler…Ama bir sıkıntısını yaşamadık çok şükür, dayım vardı belediyede polisti. İhtiyaç olduğu kadar ekmek karnemiz bulunuyordu.
Çok küçük yaşta babanızı kaybettiniz. Türkiye’nin en sıkıntılı dönemlerinde eğitiminizi tamamlayarak, zor zamanlarda önemli görevlerde bulundunuz. Sizce sıkıntılar, insanları başarıya karşı biliyor mu?
Tahmin ediyorum mutlaka biliyor. Şimdi ben polis kolejine gittim. Normal lisede okumamda sıkıntı vardı muhakkak. Zordu tabi, ablamızın yanında baba mesleği olarak koleje ısrarla gittim. Kolejden sonra, iki yıllık polis enstitüsü vardı, oradan mezun oluyordunuz, komiser muavini oluyorsunuz, böyle gidiyordu. O takdirde çok uzun sürede bir yerlere gelebilirdiniz. Vali falan olmanız mümkün değildi. Ben ilk andan itibaren, okulu dereceyle bitirip hukuk yada mülkiyeye gitmek düşüncesiyle, üç sene çalıştım, onu başardım. Hukuk fakültesine gittiğim için de süratle emniyet müdürü oldum. Ben 54’de mezun oldum. Araya yedek subaylık da girdiği halde, kısa sürede emniyet müdürü oldum. Benim arkadaşlarım o zaman daha komiser muaviniydi. Ondan sonra da Emniyet Genel Müdürlüğü’nde uzun süre çalıştım. Ama iyi çalıştım, güzel hizmet verdim. İlk valiliğim Zonguldak valiliğiydi. Beşinci yılında İstanbul’a geldim. Bu çok önemli bir konudur. İlk valiliğinden sonra hemen İstanbul’a gelebilmek… Bu çok istisnai bir durumdur, ama bunda kişisel gayretimin, başarımın büyük etkisi var.
Mehmet Barlas, Türkiye politik hayatında asker kökenlilerden çok, polis kökenli siyasetçilerin daha başarılı olduklarını söylüyor. Babasını tutuklayan polis kökenli başarılı politikacı olarak, sizden de söz ediyor..
O tutuklama değil aslında, tutukluydu, ben tutuklamadım. Bir politikası nedeniyle hakkında Adana’da bir tutuklama kararı verilmiş, Ankara’da savcılığın talimatı üzerine alınıyor, Adana’ya götürülecek. Onun yanına biri verilecek. Emniyet müdürü düşünüyor, taşınıyor. Onun yanına doğru dürüst birini, ağzı laf yapan, genç birini verelim, diyor. Benim vazifem değildi aslında o iş, ama bir nezaket ifadesi olarak yanına verildim. Bir tutuklu gibi değildi, kendisi özel bir araba tuttu. Biz sabahtan akşama kadar konuşarak, sohbet ederek gittik Adana’ya. Götürüp ceza evine teslim ettik. Sonunda bana, “Hiç düşünmemiştim böyle biriyle karşılaşacağımı, çok memnun oldum” dedi. Sonuçta ben hukuk mezunuyum, o hukukçu. Böyle bir seyahatti.
İstanbul Valiliğiniz döneminde de kepenk kapatma, terör vardı, şimdi de var. Milli Savunma Bakanlığı da yaptınız. Türkiye’nin bugünkü durumuna nasıl bakıyorsunuz?
Bizim zamanımızda örgütsel faaliyetler, anarşi vardı. İstanbul’da aşağı yukarı kırka yakın sağcı solcu örgüt vardı. Bunlar olay yaratıyordu, birbirleriyle mücadele ediyorlardı. O arada polisler, askerler şehit oluyordu. İstanbul’a geldiğimde, günde ortalama 6 - 7 kişi örgüt çatışmasında ölüyordu. Bu durumda çalıştık, mücadele ettik. O zaman polisin şimdiki kadar imkanı yoktu, sokakta dolaşacak arabası yoktu altında. Bunlarla uğraştık, imkanlar yarattık, bir çok çalışmalarımız oldu. 24 saat sadece bir vali gibi değil, aynı zamanda biraz da polis memuru gibi çalıştım. Sabahtan akşama kadar vilayete gidip oradaki işlerle uğraşıyordum. Akşam oldu mu, emniyete gidip emniyet müdürü ve diğer arkadaşlarla beraber anarşiyle uğraşıyordum. Kökenimin emniyetçi olmasıyla da ilgili bu. Büyük mücadele verdik, çok da başarılı olduk. Benim İstanbul Valiliği’ne getirilmemin sebebi biraz da buydu, durup dururken getirilmedim İstanbul Valiliği’ne.. Bu anarşiyi olsa olsa bu işi bilen bir insan halleder diye getirdiler beni buraya.
O mücadelede tabi o zaman sıkı yönetim de vardı, asker de vardı ama büyük ölçüde polis uğraşıyordu. Sonra 12 eylül oldu… Ama asıl mücadeleyi polis teşkilatı verdi.
Çankırı kürt vatandaşlarımızın ağırlıklı olarak yaşadığı köylerin bulunduğu bir il. Buna rağmen, doğuda yaşadığımız manzaraları, Çankırı’da yaşamıyoruz. Bunun nedeni nedir?
Şimdi esas itibariyle Çankırı çok güzel bir örnek. Çankırı’da Türk Kürt vs. ayrımı yapılmaz. Bazı köylerde ağırlıklı olarak Kürt vatandaşlarımız yaşar. Çoğunlukla ticaretle uğraşırlar, sanayiyle uğraşırlar. Yatırımları vardır. Kimse Kürtlüğü için bir sıkıntıda değil. Karşılıklı bir problem yok. Bu güzel örneğin Türkiye genelinde yaşanması lazım. En güzel örnektir Çankırı. Nitekim, bizim anayasamıza göre
Bütün cumhuriyet dönemi boyunca vatandaşlar arasında, bir Kürt Türk ayrımı yapılmamıştır. Her yerde, her sahada insanlar Kürtlüğüne ve Türklüğüne bakılmadan görev yapmıştır. En yüksek görevlere kadar, asker olsun, polis olsun, sivil olsun. Hatta Rahmetli Özal “benim bir tarafım kürttür” demiştir rahatlıkla. Hiç kimse bir ayrım düşünmemiştir. Azınlık itibariyle bir ermenidir, Rum’dur diye belki düşünülebilir ama Kürtlerin böyle bir sorunu yok. Şu anda da yok aslında. Şimdi İstanbul’da milyonlarca Kürt vatandaşımız var. Hatta ticaretle uğraşırlar. Niçin yapıyorsun, niye yapıyorsun diyen var mı bunlara? Okulsa okula da gidiyor, işte subay olacaksa, doktor, mühendis, kimsenin bir şey dediği yok. Dolayısıyla bu tamamen dışarıdan empoze bir hareket, daha çok Diyarbakır çevresinde yapılıyor. Çankırı ile Diyarbakır’ı kıyaslarsanız, Çankırı’nın köylerinin imkanları daha kısıtlıdır. Şimdi deniliyor ki, devlet doğuya götürmüyor da, bunun için böyle hadise oluyor. Değil öyle. Çankırı’da Yozgat’da daha zor durumda olan yerler var. Köyler boşalmış durumda. Türkiye’nin genel yapısı içinde oluşan bir durum. Bu olay tamamen dışarıdan desteklenen dışarıdaki Kürt kökenli örgütlerin tezgahladığı bir hadisedir. PKK özel olarak bu işin başında. Şu ortamı; senelerdir Türk Kürt ayrımı olmaksızın bir arada yaşayan bu insanları huzursuz eden bu ortamı, her halükarda en iyi şekilde anlatıp, göstererek, böyle bir ayrımın olmadığını anlatarak, mümkün mertebede doğu ve güneydoğunun sıkıntılarını gidererek çözmek lazım. Tabi dış destekleri de ortadan kaldırmak önemli. Maalesef birçok devlet bunları destekliyor, faaliyetlerine göz yumuyor. Türkiye’nin bir Kürt sorunu olmadığını onlara da anlatmak lazım. Başbakan bir “sorun morun” ifadesi kullandı ama doğru bir ifade değil bence. Nedir sorun, ha Efendim işte biz Kürtçe’yi kullanmakta sorun yaşıyoruz, Türkçe konuşamıyoruz… Amerika da 72 millet var ama İngilizce’dir asıl olan.
California, hispanik azınlığın çoğunluk haline geldiği bir eyalet mesela. Ama İngilizce ana dil.
Amerika’da kaç kişi vardı Kızılderililerin dışında. Herkes bir yerden gelmiş. Hepsi oraya gittiğinde Amerikan vatandaşı oluyor. Amerikan okullarında İngilizce ders görülüyor, Türkçe görülmüyor. Binaenaleyh bunları çok iyi anlatıp, göstermek tahriklere de kapılmamak lazım. Yani PKK’nın veya örgütlerinin yaptığı hareketlere gereksiz tepkiler yaparak onları haklı gibi göstermemek lazım. Polisi, askeri, zabıtayı kışkırtıyorlar, yeter ki bizim memurumuz kötü hareketler yapsın, onlar da haklı görünsün, diye... Bunlara dikkat etmek lazım. Zannediyorum mesele, bugünün imkanları içerisinde Türkiye’de bir Kürtlük meselesi olmadığı en iyi şekilde anlatılıp, imkanlar ölçüsünde yapılacak yatırımlarla çözülecektir. Yoksa bunu PKK ile bir harp meselesi olarak algılamamak lazım.
Emniyet ve hukuk mezunu biri olarak Milli Savunma Bakanı olmanız normal, ama Milli Eğitim Bakanlığı nasıl oldu?
Şunu söyleyeyim size, aşağı yukarı 15 yıl valilik yaptım. Bu dönemde yüzde elli meşgalem eğitimdir. Milli Eğitim Bakanlığı, çok daha yadırganamayacak bir görev benim için. Bilhassa İstanbul valiliğim sırasında, “kendi okulunu kendin yap, yapamıyorsan derslik yap” kampanyalarını başlatan benim. Milli Eğitim Bakanlığı konusu benim için yabacı bir konu değil. Valilik mesleğinde ağırlıklı olarak yaptığım görevdir, milli eğitim görevi. Aslında bakanlık seçilirken mesleğe bakılmaz. Ama Milli Savunma Bakanlığı görevimde, şunun etkisi olmuştur. Valiliklerimde o günün Genel Kurmay Başkanı dahil, bütün kuvvet komutanları ve üst rütbeli komutanlar, gerek İstanbul, gerek İzmir’de birlikte çalıştığımız insanlardı. Yani bu da büyük bir tesadüftür. Yani düşünebiliyor musunuz ben, bu insanlarla birlikte çalışmışım, dost, arkadaş, iç içe olmuşuz. Savunmada üst seviyede yadırganmayan bir insanım. Belki bunun da ağırlığı olmuştur o göreve düşünülmemde. Ama doğal olanı İçişleri Bakanı olmam düşünülebilir. Gazeteler muhtemel kabinede beni hep İçişleri Bakanı olarak gösteriyordu. Ben de onu doğal olarak kabul ediyordum, çünkü o gün için içişleri bakanlığına en uygun örnek, İstanbul’da İzmir’de valilik yapmış olan bendim. Ama sayın başbakan savunmayı uygun gördü.
www.cansaati.org sitesinde, Çankırılılar, sizi cumhurbaşkanlığına layık buluyor.
Olabilir, Özal’ın vefatından sonra da adım geçti, ama sayın Demirel cumhurbaşkanı olunca sorun kalmadı. Ama onun ismi ortaya çıkana kadar…..
Şu anda öneriliyorsunuz...
Onu bilmiyorum, artık geçti bizden, bundan sonra…
Düşünmem diyorsunuz.
Hayır hayır, yok tabi, biz işin o tarafını kapattık.
Hep düşünülen bir şeydir. Çankırı Ankara’nın dibinde neden bu kadar kabuğunu yırtamamıştır?
İşte bunu yırtması için uğraştık zaten. Benim o bakanlığım dönemindeki söylemlerime göz atarsanız, ben dört sene onunla uğraştım. Mum dibine ışık vermez var ya, devlete en çok hizmet veren Çankırı olduğu halde, en az hizmet alan yerdi. Benim dönemimde bu eksikliği büyük ölçüde tamamladık. 70 yıllık alacağımızı biraz tahsil ettik. Ankara’nın yakınlığı tersine olmalı diye düşünülüyor ama, cumhuriyetten sonra Ankara’ya göç olmuş burada kimse kalmamış. Kendi kendini belli bir seviyeye getirememiş Çankırı. Kızılırmak yöresi hariç fazla tarım alanı imkanımız yok. Dolayısıyla gurbete göçülmüş. Şimdi yavaş yavaş kıpırdanma var. Çankırı’nın okumuşu çok fazla. Bu okumuşluk oranını biraz daha yükseğe çekmek için uğraştık.
Üniversite için uğraşıyoruz. Çankırı kendisini bu eğitim konusuyla daha iyi seviyeye getirecek.
Üniversite kurulacak mı?
Her halükarda kurulacak. Onun için uğraşıyoruz. Yeni fakülteler için..
İki yeni fakültenin Gazi Üniversitesi tarafından kurulması için, YÖK’den karar çıktı. İnşallah yakında o iş hallolacak.
Hizmet döneminizde, hayal ettiğiniz Çankırı ve Türkiye’yi oluşturabildiniz mi?
Yok, kısa zamanda mümkün değil. Ama en azından eğitim alanında Çankırı’da uzun bir dönemi kapsayacak bir ihtiyacı karşılamanın planlamasını yaptım ve onda da zannediyorum, başarılı oldum.
Çankırılı gençlere tavsiyeniz nedir?
Bir kere Çankırı’yı sevsinler. Bakınız ben 76 yaşındayım, hala Çankırı için uğraşıyorum. Dün yine Çankırı’dan validen haber geldi. “Üniversite Vakfı toplantısı için gelin” diyor, davet ediyor. Buradan Çankırı 5-6 saat. 5-6 saatte gideceksiniz, döneceksiniz. Ben bu yaşımda bunu yapıyorum. Geçenlerde 15 – 20 gün evvel gittik, yaptık. Binaenaleyh, Çankırılılar ister içinde ister dışında olsun, imkanları içinde Çankırı’ya yardım etmeye, sorunlarıyla ilgilenmeye gayret etsinler. Bu ülkenin Çankırı’nın evlatları olarak bu bizim üzerimize borçtur. Çankırı’yı göç veren bir il değil, göçü geri çeviren il durumuna sokmalıyız. Beni ilgilendirmez, bana ne dememeli, bilhassa gençlerimiz için konuşuyorum, bu çok önemli. Ben lise talebesiyken derneklerde çalışıyordum, üniversite talebesiyken başkanlık yapıyordum, bunlar devam etti, hala da yapıyorum. Bunlar bir menfaat için değil. Çankırı sevgisi, memleket sevgisiyle yaptık. Kendilerinin de aynı şekilde memleket meselelerine sahip çıkmasını, ilgilenmesini istiyoruz.
Çankırı’ya olan hizmetleriniz ve röportajımız için bizi kabulünüzden dolayı size çok teşekkür ediyoruz.
Figen Yaman ÇOŞAR
Bu yazıda düzeltmeler yapılmıştır. Düzenleyen recepgulsen - 10.05.2006 Saat 09:01