Çankırı Araştırmaları Sitesi | Forumlar  
Çankırı Araştırmaları Sitesi  
Çankırı Araştırmaları Sitesinin 2002-2005 dönemi arşiv kayıtlarıdır.
 Arama Forumlar  Yazılar  Resimler  İletişim  
          www.cansaati.org
   
 

 

 
 Tüm Forumlar
 Yaren Kültürü ve Bugünkü Hali
 
ÇANKIRI YÂRÂN SOHBETLERİ
  Yazıcı Çıktısı /Yazıyı Bilgisayarına kaydet  

Yazan Önceki Konu Konu Sonraki Konu  
aliyildirim
Yetkili Üye


NİĞDE
185 Cevap
Gönderim - 22/12/2005 :  16:07:18    
ÇANKIRI YÂRÂN SOHBETLERİ

Türk tarihi içinde birçok sos yal teşkilata rastlamak müm­kündür. Bunlardan bir kısmı, za­man içerisinde fonksiyonlarını kaybederek ortadan kalkmış; bir kısmı da çeşitli değişikliklere uğ­rayarak günümüze kadar gelebilmiştir. Çankırı Yâren teşkilâtı bunlardan biridir.

Farsça “yâr” kelimesinden türeyen yârân, eş, dost, tanıdık, yakın anlamlarına gelmektedir.(1) Yârân, Ahmet Kıymaz'ın ta­biriyle, âdab ve erkânıyla yüz yıllar öncesinden günümüze ses­lenen sosyal bir teşkilâttır” (2)

Yâren teşkilâtı, 13. yüzyıl­da, Anadolu'da görülen Ahilik kurumuna dayanır.(3) Âhiliğin bir uzantısı olarak ortaya çıkan bu müessese, dirlik ve düzenli­ğin sağlanması, kişilik eğitimi ve ahlâkî değerlerin benimsetilmesi gibi fonksiyonları yerine ge­tirmiştir.

Türk tarihinde, Çankırı Yâ­ren Teşkilâtı gibi kurumlar, dev­letin icraatlarına yardımcı ol­dukları gibi, sosyal nizamın sağ­lıklı bir şekilde gelişmesine de katkıda bulunmuşlardır. Yâren teşkilâtı, yurdumuzun değişik bölgelerinde farklı şekillerde icra edilmektedir.

Prof. Dr. Mahmut Tezcan, "Çankırı Yârân Sohbetleri isim­li eseriyle, böyle bir teşkilâtın geçmişte ve günümüzdeki işleyi­şi hakkında bizleri aydınlatmaktadır. (4)

Tezcan, eserini on yedi ana başlık altında toplamıştır. Ese­rin “Giris” bölümünde araştır­manın yapılış şekli hakkında a­çıklamalarda bulunduktan sonra araştırma yöntemi hakkında bil­gi vermiştir.

İncelemesine konu olan Çan­kırı yöresi hakkında bilgi veren Tezcan, bu ilimizin coğrafî özel­liklerine de temas etmiştir. “Yâ­rânın Tarihi Gelişimi” başlığı al­tında. bu teşkilâtın, 13. yüzyıl­dan 20. yüzyıl başlarına değin Anadolu’da esnaf ve sanatkâr­lar birliğinin karşılığı olarak kul­lanılan (5) Ahilik teşkilâtına da­yandığını ifade etmiştir.

Yârânla alakalı çeşitli kav­ramlar hakkında bilgi veren Tez­can, Âhilik ilkeleriyle Yârenlik arasındaki bağıntıyı ortaya koy­muştur.

Yazar, eserinin diğer bölüm­lerinde ana başlıklarıyla şu konulara temas etmiştir :

- Yârânın Kuruluşu,

- Yârân organları, Görevle­ri ve Yârânın İşleyişi,

- Sohbet Odaları ve Özellikleri,

- Yârân Odasının Düzenlen­mesi,

- Yârân Giyimi,

- Sohbet Odasında Uyulan Kurallar ve Gelenekler,

- Yârân Sohbetinde Oyun­la,

- Yârânda Mahkeme ve Ce­zalar,

- Yurdumuzun Çeşitli Yö­relerinde Yârenlik,

- Uygur Türklerinde Yârân Sohbetleri,

- Yârân teşkilâtının Çevre­deki Rolleri,

- Sosyal Değişmede Çan­kırı Yârânı,

- Sonuç­

Prof. Dr. Mahmut Tezcan'ın yapmış olduğu çalışma, bu sa­hada bir boşluğu doldurması ba­kımından dikkate değerdir. Ya­zar, çalışmasını yirmi yedi kay­nağa dayandırmıştır. Kitabında yaptığı alıntıları, şimdiye kadar pek mutat olmayan bir şekilde vermiştir. Örnek olarak, yaptığı alıntının sonunda, (Kıymaz, 1985), (Yönetken, 1966), (Turdi, 1982) gibi dipnotlar göstermiştir. Bil­diğimiz kadarıyla, alıntı yapılan eserin tam künyesi verilmekle beraber, alıntı yapılan kısım da tırnak içerisinde yazılmalıdır. (6)

Tezcan'ın eserini incelerken, dikkatimizi çeken bir diğer husus da, aynı konuda daha önce bir lisans tezi yapmış olan, Ahmet Kıymaz'ın teziyle aralarında görülen bariz benzerlikler oldu

Bunlara örnek olması bakımından aşağıda iki karşılaştırmayı vermekle yetiniyoruz.

“13. yüzyıl Anadolu Türkleri’nin buhranlı bir zamanıdır. Doğudan gelen Moğol akınları Andolu'yu talan etmiş, iktisadi, siyasi ve sosyal yönden millet büyük bir felakete uğramıştı Bu atmosfer içinde milletin nizamının sağlanmasından, birliğin oluşturulmasında en önemli tesir tarikat ve sosyal teşkilatlardır. Aynı yüzyıl içinde Kırşehir’de Hacı Bektaş Veli, Ankara'da Hacı Bayram Veli, Konya'da Mev­lânâ, Eskişehir'de Yunus Emre, Çankırı'da Hacı Muradi Veli gibi büyük mutasavvıflar yetişmiştir. Bu mutasavvıflar, millete sun­dukları iksirlerle tekrar milli bir­lik ve bütünlüğü sağlamayı başarmışlardır.” (Kıymaz, Ahmet, a.g.e. s.2)

“13. Yüzyıl, Anadolu Türkle­rinin buhranlı bir zamanı idi. Doğudan gelen Moğol akınları, Anadolu'yu talan etmiş, ekono­mik, siyasî ve sosyal yönden mi1let büyük bir felâkete uğramış­tır. Bu ortam içinde milletin nizamının sağlanmasından, birliğin oluşturulmasında en önemli etki tarikat ve sosyaI kuruluşlardır. Bu yüzyılda Kırşehir'de Hacı Bektaş Veli, Ankara'da Hacı Bayram Veli, Konya'da Mevlâna, Es­kişehir'de Yunus Emre, Çankırı'­da Hacı Muradı Veli gibi büyük Mutasavvıflar yetişmiştir. Bu mutasavvıflar, millete sundukla­rı görüşlerle yeniden millî birlik ve bütünlüğü sağlamayı başarmışlardır.” (Tezcan, Prof. Dr. Mahmut, a.g.e. s. 4)

“Yâren'in ‘Ersene’ ismi ve­rilen ilk toplantısında bütün yıl boyunca yapılacak çalışmalar ile yenecek yemeklerin bir ön ko­nuşması yapılır. Yâren ayrıca bir çavuş ile çalgıcılar da tutar Bunlar genellikle parayla temin edi­lir.” (Kıymaz, a.g.e. s. 4)

“Yâren'in ‘Erfane’ isimli ilk toplantısında (ön toplantı) bütün yıl boyunca yapılacak işler ve yenecek yemeklerin bir ön ko­nuşması yapılır. ‘Çavuş’ ve ‘Çalgıcı’ tutma da kararlaştırılır. Bunlar para ile tutulan kişilerdir. Yârândan sayılmazlar. Bu geceye yâren olmayan katılamaz. Konuk kabul edilmez.” (Tezcan, a.g.e. s. 8)

Her iki eser arasında yaptığımız karşılaştırma sırasında, Ahmet Kıymaz'ın tezinin ikinci sayfasının üçüncü paragrafı aynen, Tezcan'ın kitabının dördüncü sayfasının ikinci paragrafın­da aynen ve dipnotsuz olarak ak­tarılmıştır. Gene Kıymaz'ın tezinin dördüncü sayfasındaki üçüncü paragraf Tezcan'ın eserinin sekizinci ve dokuzuncu sayfasında çok ufak değişikliklerle ya­zılmıştır.

Yaptığımız karşılaştırmalar sırasında, yirmi yedi ayrı yerde bu gibi benzerliklerin olduğunu gördük. Kimi kısım aynen, kimi­si de ufak tefek değişiklikler yapılarak yazılmıştır.

Bu konuyu bilim adamlarımın ilim mantığına sunarken, önümüzü bir soru ile noktalamak istiyoruz. O da, Tezcan yukarıda bahsi geçen hususları acaba ne şekilde açıklayacaktır.

1 - Develioğu, Ferit, Osmanlı­ca - Türkçe Ansiklopedik Lü­gat, Doğuş Mat., Ankara 1978.

2 - Kıymaz, Ahmet, Folklor ve Halk Edebiyatı Yönüyle Sosyal Teşkilât Yeren, Ankara 1985. (Yayınlanmamış Lisan Tezi)

3 - Tezcan, Prof. Dr. Mahmut, Çankırı Yârân Sohbetleri, Millî Folklor Araştırma Dai­resi Yayınları, Ankara 1989.

4 - a.g.e.

5 - a.g.e.

6 - Bkz. Fevziye Abdullah Tan­sel, İyi ve Doğru Yazma Usulleri III, Baha Mat. İs­tanbul 1978, s. 450 - 451.

Ayane Kültür Edebiyat, Yıl: 3, Sayı: 36 Aralık 1990

civiky@hotmail.com
YILDIZHAN YARAN EKİPİ

izencirci
Yetkili Üye


Izmir
301 Cevap
Gönderim - 22/12/2005 :  16:49:40       
  Koskoca PROF.lar'a, DOKTORLAR'a yakıştıramadım. Bu kadar aleni İNTİHAL olurmu? Çok ayıp..!
Birde Sayın Hocalarımdan rica ediyorum. İsimlerinin önündeki bu Profesör, Doktor gibi akademik unvanlarını her yerde, yerli,yersiz kullanmasınlar. Biz cahiller onların "yaren doktoru" olduğunu bilmeden, tıp doktoru sanıyoruz. Bedava Doktoru buluncada;"şuram ağrıyor buram ağrıyor" diye serzenişte bulunuyoruz.
Saygılar bizden...
İ.Z.


Meraklısına Not:
1-İntihal:AŞIRMA
2-Serzeniş:YAKINMA

 sayfa başına git

aliyildirim
Yetkili Üye


NİĞDE
185 Cevap
Gönderim - 23/12/2005 :  16:28:13     
  --------------------------------------------------------------------------------

Anadolu Selçukluları devrinin en önemli olaylarından birisi Ahi Teşkilatıdır. Anadolu'nun Türkleşip İslamlaşmasında, Türk kültürü ve medeniyetinin yayılmasında, Türk dili ve edebiyatının gelişmesinde, gelenek ve törelerin yerleşmesinde çok önemli hizmetler görmüştür. Ahilik kısaca kardeşlik, esnaf ve sanatkarlar birliğidir.

Bu kuruluş, XII. yüzyıldan XIII. yüzyıla kadar "Ahilik", o zamandan XX. yüzyılın başlarına kadar da "Gedik" (Lonca) olarak toplumun ekonomik durumunu düzenlemiştir( 1 ).

Selçuklular Anadolu'ya yerleşirken öteden beri sahip oldukları Ahilik ülküsünü, kendilerine has yiğitlik, cömertlik ve kahramanlık vasıflarıyla süslediler(2). Filhakika islamdan önce de Türkler dini esasa dayanan ve misafiri uğur sayan bir inanışa sahip idiler(3). islami devrede ise yaygın bir Şekilde hizmet yapan "Fütüvvet Teşkilatı'nı benimseyip bu teşkilatı daha da kuvvetlendirdiler. Türkistan'dan Anadolu'ya uzanan sahada ticaret ve sanatkarlar arasında sağlam bir bağlılık ve kardeşliğin devamlılığını sağlamaya çalıştılar.

Ahilik, Anadolu'da ve bilhassa Şehirlerde Fütüvvet ilkeleri çerçevesinde örgütlenerek esnaf ve zanaatkar topluluğu biçiminde gelişmiştir. Bununla beraber ahiler arasında askeri, siyasi ve dini önderler de bulunuyordu(4).

Devlet idaresi inhilal ettiği ve anarşi baş gösterdiği zamanlarda, yani intikal devrelerinde ellerindeki teşkilata istinat eden ahiler, Şehirlerin idaresini ellerine alıyorlar ve eski idareden yeni idareye geçişte kolaylık sağlıyorlardı. (5).

Ahilik kelimesinin sözlük, terim ve örgüt olarak üç farklı anlamı bulunmaktadır(6).

1- Ahi kelimesi Arapça'dır. Sözlük anlamı da "kardeş" demektir.

2- Terim olarak Ahilik, belli devrede esnaf ve sanatkarlar birliğini ifade eder.

3- Örgüt olarak ise XII. yüzyılın ilk yansından itibaren XX. yüzyılın başlarına kadar, Anadolu şehir ve kasabalarındaki ve hatta köylerindeki esnaf ve sanatkarlar kuruluşunun eleman yetiştirme, işleyiş ve kontrollerini düzenleyen bir kurumdur.

Ahilik Kelimesi ve Ahilik Ahi kelimesi ilk defa iran'lı bir prens olan Keykavus'un "Kabus-name" adlı eserinde adına rastlanan Fütüvvet erbabı bir Şeyh olan ve 1064'te ölen, Ahi Ebu'l-fereç ez-Zencani'nin ünvanı olarak görülür(7).

Arapça'da kardeşim anlamına gelen "Ahi" kelimesinin Türkçe karşılığı "Akı" olup; eli açık, cömert ve yardımsever anlamını taşır(8). Arap kültüründe ideal kahraman, sahavet ve Şecaat timsali olan Fütüvvet erinin adı "Feta", iran kültüründe "Civan-merd", Türk kültüründe ise "Akı"dır. Kur'an-ı Kerim'de feta kelimesi bir kaç defa geçmekte, Her defasında da yaş bakımından genç adamı ifade etmektedir (9).

İşte Türkler'e mahsus Fütüvvet olan Ahilik, bu Türk Akılığı'nın islamlaşmış şeklidir. İslami dönemde akıların birbirlerine karşı kardeşçe muamelelerinden ve hitaplarından dolayı "Akı" kelimesi, zamanla yerini Arapça'da kardeşim anlamına gelen "Ahi" kelimesine bırakmıştır. M. Fuat Köprülü'nün Ahilik ile ilgili çalışmalarından sonra Ahilik, Türklere has bir Fütüvvet tarzı olarak kabul edilmiştir.(10). Neşet çağatay da bu duruma yeterince işaret eder. Fransız Türkolog Jaan Deny, Ahi kelimesini Türkçe eli açık, cömert, yiğit manasına gelen "Akı" kelimesine dayandırmış, hatta bu kelimenin Anadolu, iran ve Horasan'da yaygın kullanılış ehemmiyetinden dolayı Arapça'ya "Ahi" Şeklinde geçtiğini ileri sürmüştür(11).

Fütüvvet Teşkilatı'nın yayılmasından sonra "Ahilik"te yaygın bir hale gelmiştir. Ahilik temelde Kur'an ve Sünnete dayandırılır. Bu sebeple islami inanışa doğrudan bağlıdır. Tasavvufta önemli bir yeri bulunan "uhuvvet" hatırlatmasından dolayı da hem kolayca yayılmış ve hem de kabul görmesi mümkün olmuştur( 12). Başka bölgelerde bu teşkilatın mensuplarına çeşitli isimler verilen Fütüvvet ülküsünün, islamın yayılmasına paralel olarak Suriye, Irak, iran, Türkistan, Semerkant, Endülüs, Kuzey Afrika ve Mısır'da esnaf ve sanatkarlar arasında da çok yaygın idi(13).

Ahiliğin Anadolu'da kurulmasında Fütüvvet Teşkilatı'nın büyük tesiri bulunmaktadır.

Fütüvvet Teşkilatı'nın Anadolu'da Kurulması üzerinde ehemmiyetle durulan Fütüvvet meselesi, yukarıda da belirttiğimiz gibi, eskiden beri müslümanlar arasında mevcut idi. Hatta Fütüvvet mensubu olanların nasıl hareket edeceklerine dair "Fütüvvet-name" adı verilen birçok eser yazılmıştı. Bu müessese uzun müddet faaliyet gösterdikten sonra zamanla unutulmuştu(14).

Büyük Selçuklu Devleti yıkıldıktan ( 1157) sonra, Abbasi Halifesi Nasır Li-Dinillah (1180-1225), 45 yıllık halifeliği sırasında, hilafetin maddi ve manevi otoritesini yükseltmek için büyük çalışmalar yaptı. Bu arada Fütüvvet Teşkilatı'nı tekrar canlandırarak, bütün islam hükümdarlarını halifelik makamına bağlamaya çalışarak, onlara menşurlar ve Fütüvvet Şalvarları gönderdi. islam hükümdarları da bu manevi destek, mevki ve kudretlerini artırmaya giriştiler(15).

Nasır Li-Dinillah, siyasi ve sosyal durumu gittikçe bazıları devletlerin otoritesinin yeniden kurulmasında ve içtimai huzurun sağlanmasında Fütüvvet birliklerinin büyük bir güç olacağını düşünmüş ve bu teşekkülleri siyasi otoriteye bağlamada başarı sağlamıştır. Adı geçen Halife, hazırlattığı Fütüvvet namelerde bu birliklerin ilke ve kaidelerini tanzim etmiştir. işte Halife'den gelen bu davet üzerine, Anadolu Selçuklu hükümdarlarından I.Gıyasettin Keyhüsrev (1205-1211), ikinci hükümdarlığı sırasında, çok değer verdiği hocası Mecdüddin ishak'ı Bağdat’a elçi olarak gönderdi. Mecdüddin ishak, şeyh Sadrettin-i Konevi'nin de babasıdır. Şeyh Mecdüddin ishak, Konya'ya dönüşünde Muhyiddin ibnü'l-Arabi, Evhadüddin-i Kirmani ve şeyh Nasuriddin Mahmud el-Hoyi gibi büyük mürşid ve mutasavvıfları da yanında getirdi. Burada adı geçen üçüncü Şahıs Anadolu'da Fütüvvet Teşkilatını kuracak olan Ahi Evren'dir. Böylece Anadolu'nun her tarafında irşad faaliyetlerine başlayan Evhadüddin-i Kinnani, onun talebesi Ahi Evren ve halifeleri için çok sayıda tekke ve zaviye yapılmıştır( 16).

Daha sonra I.İzzettin Keykavus (1211-1220) ve I. Alaaddin Keykubad ( 1220-1237)'ın bu teşkilata girmeleriyle Anadolu'da Ahilik Teşkilatı tamamlandı. Özellikle I. Alaaddin Keykubad zamanında Nasır LiDinillah'ın meşhur mutasavvıf şeyh şehabettin Ömer Bin Muhammed Suhreverdi'yi Anadolu'ya göndermesinin teşkilatın Anadolu'da kurulmasında önemli hizmetleri oldu. Şeyhe olağanüstü ilgi gösterildi. Sultanın emriyle kadı, alim, Şeyh, mutasavvıf, devlet büyükleri ve Şehrin ahileri Suhreverdi'yi Zincirli mevkiine kadar istikbale çıktılar. Getirilen hediyeler arasında hil'at, menşur ve sair hakimiyet alametleri arasında Fütüvvet Şalvarı da vardı(17).

Bilindiği gibi Oğuzlar XI. asrın ikinci yarısında Anadolu'ya girmeye başlamıştı. Ekseriyeti göçebe idiler. Bunlar köylere, kasabalara ve Şehirlere yerleşiyorlardı. Fakat ticaret müslüman olmayan yerli Bizans halkının elinde idi. Bu arada tarih sahnesine çıkan Moğollar, on beş yıl gibi kısa bir zaman içinde, dünyanın siyasi haritasını altüst ederek, zulümlerini her geçen gün artırıyorlardı. Esnaf ve yerli halk can havliyle Orta Asya'dan kalkıp Anadolu'ya geliyorlardı. Bu durum esnaf arasında bir birlik ve nizamın sağlanmasını ve bir teşkilatın kurulmasını zaruri kılıyordu. Çünkü bunlar müslüman olmayan yerli esnaf ile, kendilerini kovalayan Moğollar arasında kalmışlardı. Bu arada büyük mutasavvıf ve gönüller sultanı Mevlana Celalettin-i Rumi de Konya'ya yerleşmiş bulunuyordu.

Ahiliğin Anadolu'da asıl kurucusu şeyh Nasurüddin Mahmud'dur. Fakat daha ziyade Ahi Evren olarak tanınır:

Ahi Evren aslen Azerbaycan'ın Hoy kasabasında doğmuştur. Öz adı Mahmud, lakabı Nasirüddin, künyesi Ebu'l Hakayık, nisbet adı ise Hoyi'dir. Hacı Bektaş "Velayet-name'sinde Ahi Evren'in Kayseri'de bir debbaş atölyesi kurduğunu bildirmektedir. Evren; gök, kainat, yılan, ejderha anlamlarına gelmektedir. Ahi Evren Kayseri'de bulunduğu sırada eşi Fatma Hatun vasıtasıyla da Acıyanı Rum Teşkilatı'nı kurmuştur (18). Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda Ahilerin hizmetlerini, sosyal, siyasi, askeri ve sınai faaliyetlerini açıklayan ve Anadolu Selçukluları devrinde, Türkmen kadınlarına ait "Bacıdan-ı Rum" teşkilatının bulunduğunu, ilk defa ilim dünyasına duyuran M. Fuat Köprülü'dür(19). Ahi Evren hakkında geniş bir araştırma yapan Sayın Prof. Dr. Mikail Bayram, Ahi Evren'in 20 kitabını(20) tesbit etmiştir. Ahi Evren 90 yaşlarında bulunduğu sıralarda müritleri eliyle veya kuvvetli bir ihtimalle Moğol komutanı Nurettin Caca tarafından 1262'de Şehid edilmiştir. Mezarı Kırşehir'dedir.

İşte hocası ve kayınpederi Evhadüddin'le birlikte Anadolu Şehirlerini dolaşan Ahi Evren vaazlarında hususiyle esnafa islamiyeti anlatarak, dünya ve ahiret işlerini düzenli ve intizamlı hale getirmeleri için nasihatlarda bulundu. Hocasının vefatından sonra Kayseri'ye yerleşen Ahi Evren debbağlık yaparak kendi elinin emeği ile geçimini temin eder ve ahaliyi irşad etmekle meşgul olurdu.

Ahi Evren'in yetiştirdiği talebeler gittikleri yerlerde zaviyeler kurarak, bilhassa esnafı bir çatı altında toplayıp teşkilatlandırmaya ve dışarıdan gelen misafirleri ağırlamaya başladılar. Moğol tehlikesine karşı halkı uyandınp, kaçıp gelen göçmenleri barındırmak için ellerinden gelen gayreti göstermeye çalıştılar. insanların milli ve manevi duygularını sağlam, zinde ve morallerini yüksek tutmak için büyük gayret gösterdiler.

Bu çalışmalar sayesinde Anadolu'da önceleri kırlara ve sahralara yönelen hayvan yetiştirici göçebeler, yavaş yavaş tarım işçiliğine intibak ederek yerleşmeye başladılar. Esnaf, sanatkar, nakliyeci ve işçi olarak Şehirlere mahsus iktisadi faaliyetlere katıldılar. Mevcut Şehirlere ilaveten Aksaray, Karahisar. Alaiye, gibi kasabalar kurdular. Ahiler sayesinde müslüman Türkler vatan müdafaası azmi ile, bir yandan Bizanslılar ve Haçlılarla, bir yandan da Moğollar ile mücadele ettiler. Bunun neticesinde muharip bir hususiyet de kazandılar. Böylece Ahilik islamiyetin gaza hamlelerini kolaylaştıran askeri, sanat erbabını himaye ve imalatı kontrol eden, iktisadi ve manevi ihtiyaçları cevaplandıran tasavvufi yönleri ile dini, iktisadi, askeri ve ahlaki vasıfları taşıyan çok cepheli bir tarikat haline geldi.

Anadolu'da Fütüvvet gerçek özelliğini, esnaf ve zanaatkarlar arasında yaygınlaştıktan sonra kazandı. ibn-i Battuta genç ahilerden Ahiyyatü'I-fityan şeklinde bahseder ve gündüzleri çalıştıklarını, ikindiden sonra kazançlarını Ahi Baba'ya getirdiklerini, bir arada yaşadıkları zaviyelerde topluca yemek yediklerini, Kur'an okuduklarını, Şarkı söyleyip raks ettiklerini bildirir. Yine Battuta'ya göre misafirleri ağırlamakta, zorbaların hakkından gelmekte, zalim ve edepsiz takımıyla ve bunlara yardım eden Şirretleri katledip ortadan kaldırmakta Ahilerin eşi yoktu(22).

Büyük Şehirlerde çeşitli gruplar halinde teşkilatlanan Ahilerin her birinin müstakil zaviyesi vardı. Küçük Şehirlerde ise muhtelif meslek grupları, tek bir birlik teşkil ediyorlardı. Anadolu Selçuklu Devleti zamanında bu birlikler, mesleklere ait problemleri halletmekte ve devlet ile olan münasebetlerini düzenlemekte idiler. Mal ve kalite kontrolü, fiyat tesbiti bu birliklerin asli görevi idi(23). Ahiler bozuk ve sakat malı asla satmazlar, satanlar ise meslekten men edilirdi. Kendi aralarında bir oto kontrol sistemleri vardı. Narhları belli idi. Yüksek fiyata da mal satmazlardı(24).

Ahi teşkilatı başlangıçta Kayseri, Konya, Kırşehir, Ankara ve Tokat gibi büyük yerleşim merkezlerinde kurulmuştu. Bir süre Anadolu Selçukluları'na da başkentlik yapan Kayseri, Selçuklular idaresinde bulunduğu dönemlerde, Anadolu'nun en önemli ilim, sanat ve ticaret merkezi durumundaydı. Anadolu'da ilk ilmi eserler de Kayseri'de verilmiştir. O devirde sadece Anadolu'da değil, dünyaca meşhur olan Yabanlu Pazarı da Kayseri'nin yakınlarında Pazarören'de bulunuyordu. Bu pazar senenin belli zamanlarında kurulur ve belli bir süre devam ederdi. Bizans, Kırım, Suriye ve iran'dan gelen tacirler, burada alım satım yaparlardı(25).

Ahilik, Anadolu Sekçuklu'larının ve Osmanlılar'ın içtimai hayatında da çok tesirli idi. Bilhassa gençler, Ahiler sayesinde yetişerek başı boş olmaktan kurtuluyorlardı. Ayrıca Anadolu'nun birlik ve beraberliğine; dini, ahlaki, iktisadi ve içtimai hayatına önemli hizmetlerde bulundu.

Ahilik Teşkilatı Osmanlılar'ın kuruluşuna kadar, Anadolu insanım dini ve milli birlik içinde tutmaya da muvaffak oldu. Gayri müslimlere kapalı olan Ahilik, müslüman meslek erbabına bir nevi imtiyaz sağlıyordu. Ahi zaviyesine giremeyen hiristiyanları islamiyete girmeye teşvik etti. Bu Şekilde islamiyet Anadolu'da hızla yayıldı(26).

Ahiler, herkese hatta sultanlara nasihatlarda bulunup, güzel ahlak ile yetişmelerine dahi yardım ettiler. 1243 Kösedağ felaketi ile Anadolu'ya esaslı bir darbe indiren Moğollar, gittikçe zulümlerini artırıyorlardı. özellikle 1260'tan sonra Ahi ve Türkmenler birçok merkezlerde Moğollar a karşı isyan ettiler. Bu yüzden bütün Anadolu'da Ahiler ve Bacılar takibe uğradı. iş yerleri ve malları ellerinden alındı. Bu durum Ahi ve Bacı'ların uç bölgelere veya Moğol zulmünün ulaşamadığı ücra yerlere göçmelerine yol açtı(27). Böylece Anadolu'da, köylerin yapılanmasında, yönetim usül ve erkanının teşekkülünde ve belli bir hiyerarşi içinde sürdürülmesinde Ahiliğin çok önemli rolleri olmuştur. Anadolu'da Moğollar karşısında Anadolu Türklüğünü ayakta tutan en önemli teşkilat ta Ahiliktir.

Selçuklu-Moğol yönetiminin çökmesinden sonra Ahiler, birçok Şehrin yönetimini ellerine aldılar. Beyi olmayan şehirlerde Ahi Başkanları Şehirlerin gerçek sahibi idiler. Bunun en belirgin örneği Ankara idi. Osmanlılar'ın eline geçene kadar Ankara'yı, kendilerine "Ahi-i Muazzam" diyen Ankara Ahileri yönetti(28).

Ahi örgütü Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda da Abdal, Gazi ve Bacı örgütleriyle birlikte etkin rol oynadı. Bizans hududunda gelişmeye başlayan Osmanlı Beyliği emrine koşan Ahilerden bir kısmı uçlara yerleşip tekkeler ve zaviyeler kurdular. Nüfuzlu ve itibarlı bir Ahi Şeyhi olan Edebali, Osman Gazi ile yakın münasebetler kurarak kızı ile evlendirdi. Osman Gazi, onun önemli silah arkadaşları ve Sultan I. Murat Hüdavendigar da Ahi idi. Nitekim Kırşehir'in Hacıbektaş kazasında bulunan tekkenin 1367 tarihli kitabesinde I. Murad'dan "Ahi Murad" Şeklinde bahsedilmektedir(29).

Fatma Bacı'nın yetiştirdiği Bacıyan grubu da, Anadolu'ya yeni gelenlerin hanımlarına islamiyeti öğretip, din-i islamı bihakkın yaşamaları için gayret ettiler. Elde ettikleri yüce islam kültürünü bacıdan bacıya naklettiler. Böylece Ahiler üç kıtada altı asır at koşturacak istikbalin Osmanlı neslinin temelini kurmakta yardımcı oldular. Hatta Ahu Cumhuriyetini kurarak bu Şehri Osmanlılar'a silahsız devrettiler.

Ortaçağ Türkiye'sinde dini ve içtimai yardım müesseseleri o kadar yaygın ve hizmetleri de o derece çeşitli idi ki, bu hususta müslüman ve hiristiyan seyyahlar hayranlıklarını ifadede birleştiler. Bu sebeple meşhur Arap seyyahı ibni Battuta, XIV. yüzyıl ortalarında geldiği Anadolu'yu "şefkat diyarı" olarak vasıflandırır; hiçbir memlekette göremediği cömertliğin burada mevcut olduğunu ve hususiyetle sanat ve ticaret hayatını idare eden Ahilerin teşkilatını, bu husustaki aşkın meziyetlerini, canlı bir şekilde tasvir eder. EI-Omari de Türk memleketinin Selçukluların son zamanlarına kadar cennet gibi olduğunu ve halkının çok mesut yaşadığını, Anadolu'nun zenginliğini, bolluğunu ve ticaretin genişliğini uzun uzadıya anlatır(30).

Anadolu Türkleri uzun zaman Keykubat devrini "Uluğ Keykubat" adı ile bir saadet devri ve Moğol istilasının başlangıcı olan Kösedağ mağlubiyetini ise "Baycu yılı" adıyla bütün felaketlerin menşei sayarlar. X. Asır Arap coğrafyacıları her memlekette zenginlerin servetlerini kendi zevk ve eğlenceleri için kullandıkları halde, Maveraünnehir halkının mallarını din ve hayır yolunda sarf ettiklerini, bu ülkede gaziler ve yolcular için binlerce ribat bulunduğunu ve bunlara çok zengin vakıflar yaptıklarını yazarlar ki, bu da Selçuklular'la Anadolu'ya gelen hayır ve insanlık duygularının menşeini gösterir(3I).

Anadolu Selçuklular Zamanında Konya'da Ahi Teşkilatı:

XIII. Yüzyılda Konya'da meydana gelen çok önemli hadiselerle Ahi Teşkilatı mevcudiyetini ve tesirini göstermiştir. Devletin zaafa uğraması ve isyan hareketlerinin başlaması üzerine, geçici bir süre için Konya'yı ele geçirmeye muvaffak olan isyan hareketlerinde Ahiler, daima merkezi idare aleyhinde bu harekete iştirak etmişlerdir.

Konya esnaf teşkilatı, teferruatı tam olarak bilinmemekle beraber, bir yandan Orta asya Türk esnaf teşkilatına bağlı, diğer yandan da islam-i İran etkisini taşımaktaydı.

Bilindiği gibi Konya, Anadolu Selçukluları'na İznik'in Haçlılarca alınmasından sonra 1098'de başkent olmuş ve bu tarihten itibaren de içtimai, siyasi, askeri ve kültürel müesseselerinin de merkezi olmuştur. Fakat buna mukabil Ahi Teşkilatı Konya'da fazla bir gelişme imkanı da bulamamıştır. çünkü Ahilerin gerek Konya'da çok büyük nüfuza sahip olan Mevleviler ve gerekse Mogol baskısı altında bulunan merkezi idare ile yıldızı bir türlü barışmamış ve böylece her iki taraf arasında mücadeleler sürüp gitmiştir. Hatta bu mücadeleler zaman zaman kanlı olaylarla neticelenmiştir. Mesela Hz. Mevlana'nın hocası şems-i Tebrizi Hazretleri'nin Şehid edilmesi ve yine bununla ilgili olarak Ahi Evren ile Hz. Mevlana'nın oğlu Alaaddin Çelebi'nin öldürülmesi de hep bu mücadeleler yüzünden olmuştur.

Ahi Evren ve çevresi ile Hz. Mevlana ve çevresi arasındaki ihtilaf üç başlık altında incelenebilir. Bunlar;

1- Akılcılık ve sezgicilik eskiden beri islam dünyasında akılcılar ve sezgiciler arasında bir mücadele vardı. Akılcılar, akıl ile araştırma, inceleme ve gözlem ile gerçek bilgiye varabileceklerine inanırken, sezgiciler ise gerçek ilme sezgi ile, yani bir iç duyuş ve seziş ile ulaşılabileceğini savunurlar. Sezgici olan imam-ı Gazali, akılcı filozoflara karşı felsefenin yıkımı anlamı demek olan "Tehafüt'l-Felasife" adlı eserini yazmıştır. Endülüs'lü meşhur filozof olan ibn Rüşd ise imam-ı Gazali'nin bu eserine karşı tehafüt'ün yıkımı demek olan "Tehafütü't-Tehafüt" adlı karşı eserini yazmıştır. Yine büyük bir akılcı olan Ahi Evren'in hocası Fahrüddin-i Razi ile Hz. Mevlana'nın babası Sultan'ül-Ulema Bahaüddin Veled arasında bu hususta ilmi münakaşalar olmuştur. Harezm Sultanı Muhammed Harizm Şah da Fahrüddin-i Razi'yi destekleyince, Bahaüddin Veled, oradan göç ederek çeşitli ziyaret ve hac farizasından sonra Anadolu'ya geldi. Gençliğinde uzun süre Farüddin-i Razi den ders alan ve ondan büyük ölçüde etkilenen Ahi Evren de zaten Bahaüddin Veled'den önce Anadolu'ya gelmiş bulunuyordu. Böylece Bahaüddin Veled ile Fahrüddin-i Razi arasındaki ihtilaf bu sefer Ahi Evren ile Sultan'ül Ülema arasında, daha sonra da Hz. Mevlana ile Ahi Evren arasında devam etmiştir(32). Babasının yolunda giden Hz. Mevlana gerek eserlerinde, gerekse Şems'in "Makalat"ında birçok kere Fahrüddin-i Razi'ye ve felsefecilere tenkitler yöneltmişti ki kasıt Ahi Evren'dir. Ahi Evren ile Sadrüddin-i Konevi arasında da bu tenkidlere dayalı bir aynlık bulunmaktadır.

2- Tasavvufi ihtilaf:

Tasavvuf anlayışında da Hz. Mevlana ile Ahi Evren arasında derin bir fikir ayrılığı vardı. Hz. Mevlana "Seyr-i Süluk"da benliğe dönük, yani enfüsi (subjektif yolu tutarken, Ahi Evren ise dışa dönük, yani afaki (objektif yolu benimsemiştir. Aslında bu, daha önceleri şems ile Evhadüddini Kirmani'nin arasında geçen ve Eflaki'nin naklettigi bir konuşma, bu iki Şeyh arasındaki ayrılışı ifade etmesi bakımından önemlidir(33).

3-Siyasi ihtilaf

Hz.Mevlana ve çevresi ile Ahi Evren ve çevresi arasındaki siyasi görüş ayrılığı ilk defa Sultan II. Gıyasettin Keyhüsrev ( 1237-1246) zamanında ortaya çıkmıştır. Ahiler ve Türkmenler Sultan II. Gıyasettin Keyhüsrev'e karşı siyasi bir tavır alırken, Hz. Mevlana ve çevresi ise Sultan'ın yanında yer almışlardır. Ancak Hz. Mevlana ve Ahi Evren arasındaki siyasi ihtilaf, Moğollar'ın Anadolu'yu tam olarak işgal etmelerinden sonra daha da büyük boyutlara ulaştı. Hz. Mevlana ve taraftarları, yumuşaklıkla Moğol zulmünün önüne geçmeyi esas alırken, Ahi Evren ve yakınları ise silahla karşı koymayı esas almışlardır. Gerek Mevlana ve gerek şems-i Tebrizi sohbet meclislerinde Moğollar'ın zulmünü ortaya atanlar olmuş, her defasında da Hz. Mevlana ve Hocası Moğol aleyhtarlığı yapanlara öfkelenmişlerdir(34).

Abdülbaki Gölpınarlı, Hz. Mevlana'nın Moğollar'ı islamlaştırmak için böyle davrandığını bildirir. Hz. Mevlana'nın aynı maksat için Rumlar'a da sempati ile baktığı hatırlanacak olursa, önemli bir misyon temsilcisi olan Hz. Mevlana'nın bu tür davranışlarının gerek islamlaştırma ve gerekse Moğol zulmünü en aza indirmek için üretilen politikanın bir ürünü olduğunu bilmek zor değildir.

Hz. Mevlana ile Moğollar arasındaki bu sıcak ilgiyi kuranın da şems olduğu söylenir. Seyyid Burhaneddini Tirmizi'nin talebesi olan Vezir Şemseddin-i İsfehani de Moğollar'la dost idi. Baycu Noyan'ın Konya'ya gelerek Hz. Mevlana ile görüşmesinden sonra, ilişkiler daha da sıklaştı. Nitekim Hz. Mevlana, Moğolların yağma etmek istediği Ahilere ait harmanların arasında bulunan ve kendisine yakınlık gösteren Ahi Mehmed'in buğday yığınını kendi nüfuzu ile kurtarmıştır(35).

Hz. Mevlana'nın torunu Ulu Arif çelebi de Moğol ümerası ile sıkı ilişkiler içinde idi.

Ahi Evren'in Konya'dan Kaçışı:

Muhtemelen Sultan I. Alaaddin Keykubad'ın isteğiyle Konya'ya yerleşen Ahi Evren, burada hem sanatıyla meşgul oluyor, hem de Hangah-ı Ziya ve Hangah-ı Lala medreselerinin de müderrisliğini yürütüyordu. Ahilerin en büyük hamisi olan Sultan I. Alaaddin Keykubad'ın ölümünden sonra, oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev ve onun veziri Sa'dettin Köpek, Ahi ve Türkmenlere cephe aldılar. Bu arada kendisine de cephe alan Sadettin Köpek'i öldüren sultan, Ahi ve Türkmenleri de cezalandırmak istedi. Bunun neticesinde Ahi Evren ile birlikte pek çok Ahi ileri gelenleri tutuklandı. işte bu olaylar Ahi ve Türkmenlerin devlete karşı ayaklanmalarına yol açtı(36).

Üç kardeşe saltanat naibi olan Celalettin Karatay, tutuklu bulunan ve Ahi Evren ve Türkmen ileri gelenlerini serbest bıraktı. Ahi Evren Konya'dan Denizli'ye gitti. Orada bir yıl kaldıktan sonra Sultan II. İzzettin Keykavus'un isteği ve Sadrüddin-i Konevi'nin aracılığı ile tekrar Konya'ya geldi(37). Fakat Konya'ya gelişinden kısa bir süre sonra şems-i Tebrizi şehid edilmiştir. Bu olaya adı karışan Ahi Evren ve Alaaddin çelebi Konya'yı terk ederek, Kırşehir'e yerleşmişler ve bundan sonra Kırşehir, Ahiliğin merkezi durumuna gelmiştir.

Ahi Evren'in Kırşehir'e yerleşmesinden sonra, Konya'daki medreseleri Ahilerin hizmetine verilmiştir. Ancak bu hangahların Şeyhliğine kimin geleceği hususunda anlaşmazlık çıkmıştır. Mevleviler kendilerine yakın olan ve Ahi ailesinden gelen Hüsamettin Çelebi'yi Şeyh yapmak istemişler, ancak Eflaki'nin bildirdiğine göre(38) o zamanın Konya Ahilerinden lider Ahi Ahmed buna karşı çıkmış ve çelebi Hüsamettin'in Şeyhliğini kabul etmemiştir. Fakat Hz. Mevlana'nın ısrarı ile Şeyh olabilmiştir.

Şimdi de Anadolu Selçukluları zamanında Konya'da bulunan önemli Ahi reislerini görelim. Bunlar hakkındaki bilgi daha ziyade Eflaki'nin eserine dayanmaktadır.

1- Ahi Ahmed

XIII. Yüzyılın ikinci yarısında Konya Ahilerinin büyük reislerinden olan Ahi Ahmed hakkında fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak Hz. Mevlana ile çağdaş olduğunu, kendisinin de nüfuz ve kudret sahibi bulunduğunu Eflaki'den öğreniyoruz. Yine Eflaki'deki bir hikaye onun tahsilli bir kişi olduğunu gösteriyor. şöyle ki; Yine bir gün zamanın itibarlı kişilerinden Ahi Ahmed, Alaaddin'e; "Ben bir eşek yükü kitap okumuşum, fakat bu kitaplarda sema'nın mubah olduğuna dair hiçbir şey görmemişim ve sema'a ruhsat verildiğini de işitmemişim. Siz bu bid'atı hangi delil ile ortaya attınız' dedi. Alaaddin "Ahi bir eşek gibi okudu, onun için bilmedi, Tanrı'ya hamd olsun ki biz İsa gibi okumuşuz ve onun sırrına ermişiz' diye cevap verdi.'(40)

Buradan anlaşıldığına göre Ahi Ahmed, pek çok kimse gibi, ibadet için çalgı çalınmasını ve sema edilmesini Şeriata aykırı bulmuştur.

Yine Eflaki'den bir kayda göre, Ahi Ahmed, bir çocuğun cenazesinde "bid'attır, caiz değildir" diyerek, Mevlevi guyendelerine gazel okutturmamıştır(41 ).

Ahi Ahmed, 1279 yılında da diğer büyük Ahi reisi olan Ahi Ahmed şah ve Emir'ül-Egadişe Fahreddin ile birlikte Karamanoğullarına karşı Konya'yı müdafaa etmişlerdir (42).

Anonim Selçukname'nin verdiği bir bilgiden de Ahi Ahmed'in, Ahi Ahmed şah'a 12 bin altın borcu olduğunu, fakat Ahmed şah'ın hastalanan meslektaşını ziyaret ettiğinde bu borcunu ona bağışladığını öğreniyoruz(43).

Hüsameddin Çelebi'nin Ahi Evren'in müderrislik yaptığı medreselere Şeyh olmasına şiddetle karşı koyması üzerine(44) Ahi Ahmed'in Hz. Mevlana ile arası iyice açılmış, nihayet Sultan Veled'in sağlığında vefat etmiştir(45). Ahi Ahmed'in Ahi Ali adlı oğlu ise Sultan Veled'in müridleri arasına katılmıştır(46).

2-Ahi Ahmed şah

Ahi Ahmed şah da XIII. Yüzyılın ikinci yarısında Konya'daki Ahi reislerinin en büyüklerinden birisi idi. Eflaki, Ahmed şah hakkında "Fetaların sultanı, zamanın yetiştirdiği kişilerinden olan Ahi Ahmed şah, Konya darü'l-mülkünün fütüvvetdar larının başı ve servet sahibi bir kişi idi. Binlerce asker ve rindler topluluğu eli altında bulunuyordu"(47) Şeklinde övücü sözler kullanır.

Ahi Ahmed şah'ın "Kazzaz" lakabım taşıması, onun ipek taciri veya ipek dokuyucusu olduğunu gösterir(48). Ahi Ahmed şah'ın hem Konya'da hem de Tebriz'de ticarethaneleri bulunuyordu(49).

Ahi Ahmed şah adı ilk defa 1272 ve onu takip eden yıllarda geçer. çünkü bu yıllarda Karamanoğlu Mehmed Bey'in Konya'yı kuşatması üzerine bazı ayak takımı Ahiler de Mehmet Bey'e yardımcı olmuşlardı. Bu kuşatma sırasında yalnız bağlan tahrip etmişler ve ağaçları keserek geri çekilmişlerdi. ( 1279) Karamanoğulları'na karşı Konya'nın müdafaasında İğdişbaşı Fahreddin ile Ahi Ahmed şah ve Ahi Ahmed'in büyük yardımları olmuştur(51). Ayrıca Anonim Selçukname'ye göre, 18 Ocak 1284'te III. Gıyaseddin Keyhüsrev ( 1266- 1284)'in iki oğlu Konya'da Selçuklu tahtına oturduklarında yardımlarını elde etmek için, Karamanoğlu Güneri Bey'e beylerbeylik, Eşrefoğlu Süleyman Bey'e de saltanat naipliği verilmişti. Bunların şehrin önünde belirmeleri üzerine, Konyalılar arasında ikilik başlamış ve bu sebeple kavga çıkmıştı. Bunun üzerine Ahi Ahmed Şah, şehrin kadısı ve Ahi Ahmed araya girip kavgayı yatıştırmışlardır(52).

1277'de Muineddin Süleyman Pervane'nin Moğollar'ca öldürülmesi ve İlhanlılar'ın Anadolu halkı üzerindeki vergileri artırması, Ahilerin ehemmiyetini çok artırdı. Çünkü Moğollar'ın Anadolu'daki Veziri Fahreddin Kazvini karşısına halkı temsilen ancak Ahi Ahmed şah çıkarak vergilerden şikayetçi olabilmiştir. Vezir Fahreddin Kazvini ise Ahi Ahmed şah'a sert sözler söyleyerek halkı üzerine kışkırtmakla itham etmiştir( 53).

4 Ocak 1285'te Ahi Ahmed şah'ın kardeşi ölünce 15 bine yakın büyük bir kalabalık, başları açık olarak cenazede bulunmuşlar ve 40 gün dükkanlar kapalı tutulmuştur(54). Bu durum Ahi Ahmed şah'ın halk üzerindeki nüfuzuna delil olsa gerekir. Aralık 1926'da Konya'ya gelen Gazan Mahmud Han'ın elçisinin adaletsiz davranışı üzerine de Ahi Ahmed şah onu Şehirden çıkarmıştır(55). Ahi Ahmed şah, 28 Temmuz 1298'de şarapsalar tarafından öldürülmüştür(56). Ahi Ahmed şah, Moğol Hükümdarı Geykhatu Anadolu'ya geldiğinde Konya'da huzurunda bulunmuş ve ondan iltifat görmüştür. Ayrıca Sultan Veled zamanında da Mevleviler arasında büyük bir itibara sahipti(57).

3-Ahi Mustafa

Ahi Mustafa hakkında Eflaki şu bilgiyi verir: (58)

"Mağfirete erişmiş merhum Ahi Mustafa hazretleri hanedanın aşıkları cümlesindendi. Arif çelebi ile zikredilen aynı günde doğmuştu. Mevlana hazretleri kapıdan içeri girdi, babası Ahi Sıddık Mevlana'dan ona ad koymasını rica etti. Mevlana ona -Sıddıka Mustafa yaraşır- dedi. Ahi Mustafa delikanlı olunca dünyanın başta gelenlerinden oldu...

Fakat Ahi Mustafa dostları çoğalıp itibarı artınca asi olup, bütün Konya halkını sindirmiş ve hükmü altına almıştır. Bunun üzerine birkaç defa Sultan Veled Hazretlerine şikayet etmişlerse de, kendisine yapılan nasihatlara kulak asmamıştır. Herkesin kendi yönetimi ve kendi işiyle meşgul olmasını söylemiştir (59).

Ahi Mustafa terbiyesizliklerine devam ettiği için, Karamanoğlu Yahşi Han, Konya'ya geldiğinde Ahi Mustafa'yı diğer gürbüz rindleri ile birlikte katl ederek, başlarını ve cesetlerini soyarak Konya'da Sultan Kapısı'ndan baş aşağı atmışlardır(60). Ahi Mustafa'nın Mevleviler ile arasının iyi olmamasına rağmen yine de Ulu Arif çelebi arkadaşlarını göndererek üzerlerini halı ile örttürmüş ve pazar köpeklerinin cesetleri yemelerinin önüne geçmiştir. Daha sonra Yahşi Han'a giderek cesedlerin kaldırılması hususunda Şefaatte bulunmuş ve neticede cesetler Ahi Mustafa'nın Asitanesinin kapısına gömülmüşlerdir(61 ).

4-Ahi Mehmed Seyyidabadi

Eflaki, Ahi Mehmed Seyyidabadi'den "Rum'un itibarlı Fütüvvet sahiplerinde, temiz insanlardan olan, İsa gibi her şeyden sıyrılmış, kıdemi ve nefesi bulunan ve Mevlana'nın benim kardeşim dediği, Fütüvvet erbabının sultanı Ahi Mehmed Seyyidabadi" şeklinde bahseder(62).

Ahi Mehmed Seyyidabadi, büyük topraklara sahipti. Her harman zamanı bu şahsın büyük bir buğday harmanı olurdu. Yine böyle bir harman zamanı, birdenbire Moğol askerleri Konya sahasını kaplamış, harmanları darmadağın edip, yağma etmişti. Hz. Mevlana'nın araya girmesiyle Ahi Mehmed'in buğday harmanı dağıtılmamış ve Ahi Mehmed de hepsini şehre taşımış ve sofra sofra misafirlere ikram etmiştir(63). Ahi Mehmed Seyyidabadi'nin ölümü hakkında bilgi yoktur.

5- Ahi Türk

Bir Ahi Reisi olan Ahi Türk'ün adı devrin kaynaklarında sık sık geçmesine rağmen, hakkında fazla bir bilgiye rastlanılmadı. Ancak onun Azerbaycanlı olduğu(64), Konya'da Vezir Ziyaeddin Hangahı'nda Ahi Evren'den sonra adı geçen hangaha Şeyh olan çelebi Hüsamettin'in büyükbabasının babası(65) olduğu bilinmektedir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Ahi teşkilatı Konya'da fazla bir gelişme ortamı bulamamıştır. Mevleviler ve merkezi teşkilatla aralarındaki ihtilaf neticesinde büyük ölçüde yıpranmışlardır. Bununla beraber Ahilerin Konya'da yaptıkları hizmet elbette gözardı edilemez. Bu teşkilata katılan yarı cahil kişiler, hem okuma-yazma öğrenmişler, hem de teşkilatça eğitilmişlerdir. Bu bakımdan Ahi Teşkilatı'nın Konya'nın Türkleşmesinde ve islamlaşmasında da önemli hizmetleri vardır. Sanatkarın işini kendi ruhunu yansıttığı bu anlayışta üretim ve rekabeti, daha fazla mal üretme Şeklinde değil, daha mükemmel eser yapma şeklinde meydana gelmiştir. Böylece Konya halkının daha ucuz ve daha kaliteli mal alabilmesine imkan sağlamıştır.

Ayrıca Ahi reisleri, Konya'nın savunmasında ve halkının ilhanlı Valilerine karşı korunmasında da başlıca rolü oynamışlardır. Halkı daima hırsız ve uğursuzlardan da emin eylemişlerdir.

Osmanlılar tarafından Anadolu'nun siyasi birliği sağlandıktan ve askeri yönetim güçlendirildikten sonra Ahiler, siyasi faaliyetlerine son verip, hayırsever bir cemiyet ve esnaf loncaları şeklinde faaliyetlerine devam etmişlerdir.

Ahi Teşkilatı'nın Yapısı:

Anadolu'da köylere kadar yayılan Ahilik, pek çok devlet adamını, askeri zümre mensupları, kadı, müderris ve tarikat şeyhlerini bünyesinde toplamıştı.

Ahi teşkilatına girebilmek için ilimle ve sanatla meşgul olmak lazımdı. Ahiler her cuma gecesi aralarında toplanırlar, Kur'an-ı Kerim, hadis, fıkıh kitapları okurlar ve ahlaki konularda sohbet ederlerdi. Bu dönemde teşkilata ilk defa girenlere "yişit" veya "çırak" adı verilir, Ahilik daha sonra kazanılırdı. ilk Türkçe Fütüvvet-name'yi yazan çoban-el Burgazi, Ahiliğin esaslarını şöyle bildirir(66).

Ahi ve Şeyh helalinden kazanmalıdır. Hepsi sanat sahibi olmalıdır. Cömert olup yoksullara yardım etmelidir. Alimleri sevmeli, gereken hürmeti göstermeli, namazlarını zamanında kılmalı, kazaya bırakmamalıdır. Alçak gönüllü olmalı, fakirleri sevmelidir. Nefsine hakim olup, haramlardan kaçınmalıdır. Beylerin ve zenginlerin kapısına gitmemelidir.

Bir Ahi'nin üç şeyi açık olmalıdır(67):

1- Eli açık ve cömert olup, israf etmemelidir.

2- Misafire kapısı açık olup, gelene ikramda kusur etmemelidir.

3- Sofrası açık olmalı, aç geleni tok döndürmelidir.

Ahi'nin üç Şeyi de kapalı olmalıdır(68):

1- Gözü kapalı olmalı, kimseye kötü bakmamalı ve kimsenin ayıbını görmemelidir.

2- Dili bağlı olmalıdır. Yani kimseye kötü söz söylememelidir.

3- Beli bağlı olmalıdır. Yani kimsenin ırzına, namusuna, haysiyet ve şerefine göz dikmemelidir.

Aşağıdaki hususlar da yiğidi yiğitlikten, Ahiyi Ahilikten, Şeyhi Şeyhlikten çıkardığı gibi, cennet ehlini de cehennemlik yapacağı bildirilmiştir (69):

1- Şarap içmek,

2- Zina yapmak,

3- Livata yapmak,

4- Gammazlık, dedikodu, iftira etmek,

5- Münafıklık yapmak,

6- Gururlanmak,

7- Sertlik ve merhametsizlik yapmak,

8- Hasetlik etmek,

9- Kin tutmak,

10- Sözünde durmamak,

11- Yalan söylemek,

12- Hıyanet etmek,

13- Emanete hıyanetlik etmek,

14- Kadınlara şehvetle bakmak,

15- Kişinin ayıbını örtmemek,

16- Cimri olmak,

17- Koğuculuk ve gıybet etmek,

18- Hırsızlık yapmaktır.

Ahilerin kendilerine mahsus kıyafetleri de vardı. ibn Batuta'nın verdiği bilgiye göre, üstlerine hırka giyerler, başlarına sarık sarılı beyaz yünden bir külah takarlar, ayaklarına ise mest gibi ayakkabı giyerlerdi. Ayrıca bellerine bağladıkları "şedd-i Bend" denilen kuşağı kullanmakta Ahiliğin bir nişanı idi(70).

Fütüvvet-name'de aşağıdaki on iki sınıf halka "Şedd" bağlanmak denilmektedir ki bunlar da şunlardır(71).

1- Kafirler,

2- Münafıklar, iftiracılar, arkadan konuşucular,

3- Remil atanlar, müneccimler,

4- Şarap içenler,

Tellaklar,

Dellallar,

Çulhalar,

Kasaplar,

Cerrahlar,

Avcılar,

5- Madrabazlar,

Alemdarlar.

Teşkilatta bulunan mertebeler de şunlardı(72):

1- Yiğitler. Teşkilatta en alt sınıf bunlardı.

2- Ahi bölükleri. Bunlar altı bölük olup, ilk üç bölüşe "Ashab-ı Tarik", diğer üçüne de "Nakip" denirdi.

3- Halifeler. Bunlar seccade sahibi olmadıkları için bağımsız olarak iş yapmazlardı.

4- Şeyhler. Bunlar kendilerinden önceki yedi bölüğün başkanı idiler.

5- Şeyh'ül-MeŞayih. Bunlar da Şeyhlerin başkanı idiler.

Ahilerde eğitime gelince,

"Kavliler" (Şifahi) ve "Seyfiler" olmak üzere iki bölüm halinde yapılıyordu. Birinciler bağlılıklarını söz, ikinciler de kılıçla ifade ediyorlardı. şifahi yani sözlü eğitim, teşkilat adap ve erkanının öğretildiği, Kur'an-ı Kerim'in okunduğu, yemekçilik, tarih, musiki, tasavvuf, Türkçe, Arapça, Farsça ve edebiyat derslerinin yapıldığı bir öğretim şeklidir. Seyfi eğitim ise, esnaf teşkilatının askeri yönüdür. Yani silah ve kılıç eşitimidir. Seyfilerin amblemi bıçaktı. Bunlar bellerinde 130 cm. uzunluğunda bıçak taşırlardı(73).

Esnaf çırakları seyfi eğitime katılmazlardı(74).

Ahiler iş yerlerinde meşgul oldukları sanatı en ince teferruatına kadar mükemmel bir şekilde öğrenirlerdi. Bunun için bir Ahi, sanat sahibi oluncaya kadar, yamak, çırak, kalfa ve ustalık devrelerinden geçerdi. Ahiler intizamlı ve disiplinli bir şekilde çalışarak, hem kendilerini yetiştirmiş hem de daha önceleri oralarda bulunan yerli Bizans esnafı ve sanatkarları ile yarışacak ve hatta onları geçecek hale gelmişlerdir.

Ahiliğe ilk girişte talibin başı traş edilir, tövbe ve telkin verilir, tuzlu su içirilir, Ahdullah okunur, taç, hırka ve şalvar giydirilirdi. İki yıl ustanın yanında ücretsiz olarak çalışan yamaklar, özel bir törenle çıraklığa terfi ederlerdi. çıraklık dönemi genellikle 1001 gün sürerdi. çıraklık süresini tamamlayan gencin olgunluğa erişmesinden sonra kalfalık merasimi, mescid veya cami gibi kapalı yerlerde yapılırdı.

Ustası tarafından çeşitli müsbet yönleriyle övülen kalfaya, diğer üç usta daha şahitlik ederdi(75). Törenin sonunda kalfanın belindeki peştemal, ustası tarafından çıkarılır ve yine kendi ustası eliyle kalfaya ustalık peştemalı bağlardı. "şedd Kuşatma" denilen bu tören, yeni ustalığa yükselenin, toplantıda bulunanların ellerini öpmesi ve dualarını alması ile sone ererdi (76). "şedd-i Vefa" adlı kuşak, yılana benzetilirdi. Ustanın kuşandığı peştemal, önce uzun tarafından beşe, sonra da kısa tarafından üçe katlanarak hazırlanırdı. Peştemalın beşe bükülmesi beş vakit namaza işaretti.

Ahilerin kendilerine mahsus merasimlerinden bazıları da Şunlardır.

1- Ananevi Ahi Evren merasimi,

2- Yol atası veya yol kardeşliği merasimi (çırak kabul etme merasimi),

3- Yol sahibi olma merasimi (Kalfalığa yükselme merasimi)

SONUÇ

Oğuzlar çoğunlukla atlı göçebe idiler. Bunlar müslümanlığı kabul edince Türkmen adını aldılar. Önce islam medeniyetine dahil olup, sonra Fars kültüründen en yoğun olduğu ülkede, yani Horasan'da Büyük Selçuklu Devleti'ni kurdular. Orta Asya'dan kalkarak aralıksız bir Şekilde Horasan'a gelen aşiretler, Anadolu'yu hedef alarak, Malazgirt zaferiyle birlikte burayı kendilerine yurt edindiler. Fakat burada da karşılarında Bizans kültürü vardı. Bütün bunlara rağmen Türkmenler ne Araplaştılar, ne Farslaştılar, ne de Bizans kültüründe kayboldular. üstelik kendi kültürleriyle diğer kültürleri özdeşleştirerek varlıklarını büyük bir maharetle korudular. Bu başarılarında elbette Ahilik başta olmak üzere teşkilatlarının sağlam oluşu büyük rol oynadı.

Selçuklular ve Osmanlılar devrinde çok büyük hizmetleri görülen Ahi Teşkilatı ve Ahi birlikleri milletin gönlünde taht kurdu. Türk-islam devletlerinde iktisadi hayatın Müslüman Türklere yine kolayca geçişi de, Ahilik Teşkilatı sayesinde olmuştur. Ahilerin esnaf ve dükkan sayılan, iş aletleri ve tezgahlan sınırlandırıldığı gibi, ihtiyaca göre mal üretimi de esastı. Mallar gayet kaliteli idi. Osmanlılar döneminde esnaf birliklerinin idare tarzına çok önem veriliyordu.

Sultan I.Alaaddin Keykubat zamanında, Anadolu'nun her 40 km. mesafesine yapılan kervansaraylar, ticaretin gelişmesinde çok önemli rol oynuyordu. çünkü ticaret bu kervansaraylar sayesinde korunuyor, çalınan, uçuruma yuvarlanan, kaybolan ve denizde batan mallar devlet tarafından tanzim ediliyor, yollarda ticaret kervanları devlet orduları tarafından korunuyordu. Bütün bunlar Selçuklu teşkilatının mükemmelliğine delil olsa gerektir.

Ahilik teşkilatı, Anadolu'da islam'ın yayılmasında da büyük hizmetlerde bulunuyordu. Son derece düzenli ve disiplinli olarak yürütülen loncalar tarzındaki bu iktisadi, dini, ve askeri teşkilat, müslüman esnaf ve meslek erbabına bir nevi imtiyaz sağlıyordu. çeşitli sanat ve iş kollarında çalışan, fakat loncaların dışında kaldıkları için bir takım zorluklarla karşılaşan gayrimüslim unsurun kendiliğinden ve büyük ölçüde islamlaşmasında Ahiliğin önemli tesiri olmuştur. çünkü Anadolu'nun Türkleşmesinde baskı, göçürme, öldürme nasıl yoksa islamlaşmasında da herhangi bir zor kullanma söz konusu olmamıştır.

Ancak Mogol baskısına uğrayan Anadolu'yu Ahilerin ayakta tutma başarısı ne yazık ki, Osmanlıların yıkılış döneminde gösterilememiş, yıkılışa paralel olarak Ahilik de önemini yitirmiştir. XVIII. Yüzyıldan XX. yüzyılın başlarına kadar teşkilat gedik (Lonca) Şeklinde devam etmiş görünüyorsa da, Ahiliğin uzun zaman devam ettiği, Ahiliğe ait terimlerin kullanılmasından anlaşılıyor. Halen Ahiliğin asıl hizmetleri Türk Milleti tarafından unutulmadığı gibi, üstelik de hayırla yad edilmektedir.

KAYNAKLAR

1- Neşet çağatay, Bir Türk Kurumu olan Ahilik, Konya 1981, s. 51

2- Ziya Kazıcı, "Ahilik" T.D.V. islam Ansiklopedisi. I., İstanbul 1998, s. 540

3- Osman Turan, Selçuklular ve Türk-islam Medeniyeti, II. Baskı, İstanbul 1969, s. 287

4- Büyük Larousse, Sözlük ve Ansiklopedisi (Milliyet Yay.), I. İstanbul 1992, s 192

5- M. Fuad Köprülü, Osmanlı Devleti'nin Kuruluşu, T.T.K.B. Ankara 1998, s. 91

6- N. çağatay, a.g.e., s.l

7- Mikail Bayram,Ahi Evren ve Ahi Teşkilatının Kuruluşu, Konya, 1991, s. 4

8- Mustafa Uslu, Ahilik Değil Akılık, Ahi Dost, Ankara 1991, s.14

9- M. Bayram, a.g.e. s. 13

10- M.Bayram a.g.e. s. 13

11- Vahid çabuk, Osmanlı Teşkilatı ve Siyaset Kültürü, İstanbul 1996, s. 9

Z. Kazıcı, a.g.m., s. 540

Z. Kazıcı, a.g.m., s. 540

Türkiye Gazetesi, islam Tarihi Ansiklopedisi, I., İstanbul, s. 204

15- Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye , İstanbul 1971, s. 292

16- Z. Kazıcı, a.g.m. s. 540

17- O. Turan, Türkiye, s. 330

18- M. Bayram, a.g.e., s. 83. Daha fazla bilgi için bkz: Mikail Bayram Bacıyan-ı Rum (Anadolu Selçukluları zamanında genç kızlar teşkilatı), Konya 1987

19- M. F. Köprülü, a.g.e., s.13, 64, 89, 91.

20- Kitapları için bakınız: M. Bayram, a.g.e., s. 44-71

21- M. Bayram. a.g.e., s.110

22- ibni Batuta Seyahatnamesinden Seçmeler (Haz: ismet Parmaksızoğlu, İstanbul 1971, s. 7

23- Z. Kazıcı, a.g.m., s. 541

24- Sadi Bayram, "Ahilik ve Loncalar", Milli Kültür, Sayı: 7 Ankara,1977, s. 50

25- Yabanlu Pazarı, Türk Dünyası Araştırmaları, Ağustos 1985, s.ll

26- İbrahim Kafeoğlu, Türk Milli Kültürü, 3. Baskı, İstanbul 1983, s. 360.

27- M.Bayram, a.e.g., s. 98 28- B.Larorusse, s. 198 29- T.G.islam Tarihi Ansiklopedisi, I. , s. 205

30- Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk islam Medeniyeti, 2. Baskı, İstanbul 1969, s. 287; ibn Batuta, s. 7, 8, 9.

31- O. Turan, Medeniyet, s. 258

32- Ahmed Eflaki, Menakıbül Arifin (çev: Tahsin Yazıcı), I.- İstanbul 1989, s.319

33- Eflaki, a.g.e., II., s. 37

34- Mika.il Bayram, "Baba ishak isyanı ve Ahi Evren ili ilgisi', Diyanet Dergisi, XVIII., Ankara 1974, s.27

35- Eflaki, a.g.e., I., s. 600- 601

36- Bayram, a.g.m., s. 24

37- Bayram, a.g.m. s. 84, 85

38- Eflaki, a.g.e., I., s. 169, 170

39- Eflaki, a.g.e., II., s. 173

40- Eflaki, a.g.e., I., s. 303

41- Eflaki, a.g.e., s. 232, 233

42- Faruk Sümer, "Tarihimizin Bilinmeyen şahsiyetlerinden Ahi Ahmed", Türk Dünyası Tarih Dergisi, sayı: 44, Ağustos 1990, s. 11- 12

43- Anonim Selçukname (Anadolu Selçukluları Tarihi III.), (çev: F. Nafiz Uzluk), Ankara 1952, s. 65

44- Eflaki, a.g.e., II., s. 170

45- Eflaki, a.g.e., II., s. 233

46- Eflaki, a.g.e., II., s. 173

47- Eflaki, a.g.e., II., s. 31 48- Anonim Selçukname, s. 40

49- Faruk Sümer, "XIII. Yy.lın En Büyük Ahilerinden Ahi Ahmed şah", Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı: 43, Temmuz 1990, s. 3-6; N. çağatay, a.g.e. , s. 97

50- Sümer, a.g.e., s. 4 51- Tuncer Baykara, Türkiye Selçukluları Devrinde Konya, Konya 1985, s. 105

52- Anonim Selçukname, s. 45

53- Anonim Selçukname, s. 52

54- Anonim Selçukname, s.65

56- Anonim Selçukname, s. 67

57- Eflaki, a.g.e., II., s. 32, 33, 297, 298

58- Eflaki, a.g. e. , II. , s. 246, 247

59- Eflaki, a.g.e..II., s.247

60- Anonim Selçukname, s. 46; Eflaki, a.g.e., II., s. 48, 49

61- Eflaki, a.g.e., II., s. 249

62- Eflaki, a.g.e., I., s. 600

63- Bayram, a.g.e., s. 93

64- Eflaki, a.g.e., II., s. 153

65- Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi, Ahilik Maddesi, s. 207

66- T.G.islam Tarihi Ansiklopedisi, I., s. 207

67- N.çağatay, a.g.e., s. 182

68- Cemal Anadol, Türk-islam Medeniyetinde Ahilik Kültürü ve Fütüvvet-Nameler, Ankara 1991, s. 61

69- ibn Batuta, s.9

70- N. Çağatay, a.g.e., s. ı 80

71- N.Çağatay, a.g.e., s. 140

72- B.Larousse, s. 198

73- C.Anadil, a.g.e., s. 96

74- Yusuf Ekinci, Ahilik, Ankara 1991, s. 89,90

75- Erol Ülgen, "Ahilik", Osmanlı Ansiklopedisi, İstanbul 1994, s. 25

Yrd. Doç. Dr. Zeki ATÇEKEN

S.Ü. Eğitim Fakültesi Öğr. Üyesi


Düzenleyen - aliyildirim on 23/12/2005 16:28:53

Düzenleyen - aliyildirim on 23/12/2005 16:32:45

civiky@hotmail.com
YILDIZHAN YARAN EKİPİ  sayfa başına git


Forumda görüş beyan etmek ve yorum yapmak için üye olmanız gerekmektedir.
Yer alan ifadeler kişisel olup, hiçbir kurum ve/veya kuruluş adına görüş bildirilmez, bildirilse dahi kişisel kabul edilir ve yer alan her görüş yazarını bağlar. Site grup, cemaat, klik  vs bir sınıflama olmaksızın herkese açık olduğu için LÜTFEN POLEMİKLERE GİRMEYİNİZ, sadece kamuya sunacağınız bilgi ve görüşleri bizlerle paylaşınız. Yazılara yapılacak tenkitler edebi ve bilimsel formlar ve bilimsel etik açısından uygun olmalıdır. Kişilik haklarını ihlal halinde, hukuka, ahlaka aykırı görüş beyan edildiği ve ticari reklam yapıldığı durumlarda yazının yayınına izin verilmez. Kitap,dergi tanıtımları ticari sayılmaz. Yazılarınızda yaptığınız alıntılar (iktibaslar) için açıkça kaynak gösteriniz.

Çankırı Araştırmaları sitesi'
nde yayınlanmakta olan bütün yazılar, telif hakları yasalarınca korunmaktadır. Tümü yazarlarının yada telif hakkı sahiplerinin izniyle sitemizde yer almaktadır. Yazarların izni olmaksızın sitede yer alan metinlerin —kısa alıntı ve tanıtımlar dışında— herhangi bir biçimde basılmaması, yayınlanmaması, editörlerimizin ve üyelerimizin kaynak belirtmeden herhangi bir alıntıyı sitemizde yayınlamaması önemle rica olunur. Kaynak belirtilmeksizin sitemizde yayınlanan alıntılar ve görüşler yazarlarını bağlar.

Kalite Anlayışımız:
Lütfen bildirilerinizi yayınlamadan önce yazım kuralları ve içerik açısından kontrol ediniz. Mümkünse önce word belgesi olarak yazıp denetleyiniz. Sonra kopyala-yapıştır yöntemiyle buraya taşıyınız. Dilimize gereken özeni göstermeyen ve kurallara uymayan bildiriler silinecektir.

   



Ana Sayfam Yap Favorilerime Ekle       © Çankırı Araştırmaları Sitesi hatsanat site yönetim sayfa başına git